DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Ömer’in Çocukluğu / Sevdenur Celayir

Bu sıralar kadim (eski demeye dilim varmıyor) edebiyatımıza sarmış olmam öylesine mesut ediyor ki beni.. Birçok kitapseverden tavsiye olarak aldığım bu kitabı okuma şansına eriştim.  Yaklaşık kırk sayfalık, başladığım gün bitebilecek bir kitap insanda nasıl günler süren hayranlık uyandırabilir, şaşırtıcı doğrusu. Tabi biraz sindirerek okumak istediğim için iki güne yayarak okudum. Öylesine merak uyandırıcıydı ki ikinci günü beklemek çok zordu açıkçası.

Kitapta Muallim Naci’nin çocukluk anıları yer alıyor. Hazır yazarımızın adı geçmişken mahlasının nereden geldiğine de bir göz atalım. Asıl adı Ömer olan yazarımız ‘Muhayyelat-ı Aziz Efendi’ (Aziz Efendi’nin Hayal Ettikleri) adlı romanındaki Naci karakterinden çok etkileniyor ve bu adı kendisine mahlas seçiyor. İlk okuduğumda nedense tuhafıma gitmişti. Biraz megolamanca gelmişti, kendi yazdığı romandaki karaktere hayran olması.. Sonra aklıma yazdığım şiirlerimi ithaf ettiğim, adının çoğu şiirimde geçtiği İsabella’ya ne kadar hayran olduğumu ve bazen isimsiz yazılarımda bir tür gizlilik olarak mahlas ettiğim İsabel gelince sustum.. 🙂 Bir yakınlık kurdum, anlayış içine girdim. Edebiyat öğretmenliği yaptığı için de muallim lakabı da eklenip Muallim Naci oluyor.

Derslerimizde eski ile yeni, sadelik ve süslülük arasında çok kaldığı için onu hep ne istediğini bilmeyen, arada kalmış, sönük, dalga geçilesi bir karakter olarak lanse etmişlerdi. Ne haddimizeymiş diye düşündüm okurken. Ve okumanın tüm önyargıları silip, yanlış temellere dayandırılmış yalanları doğruladığını her seferinde bir kere daha anlamış oluyorum..

Genel bir olay örgüsü olmadığı için ben tarafından duyabileceğiniz şeyler etkilendiğim kısımların kısa anlatımlarından başkası olamaz. Okumaktan başka çareniz yok anlayacağınız. 🙂 Günümüzde edebiyat ile ilgilenen insanlar için edebiyatın yürüdüğü mihenk taşları Muallim Naci’nin de ayaklarından geçiyor bence. Bundan okumanız, tanımanız gerek diyorum.

Kİtap biraz otobiyografik bir özellik gösterdiği için anlattıklarının doğruluğuna sonuna kadar inanıyorum. Çok hafif bir büyülü gerçekçilik serpiştirilmiş çıplak gerçekleri anlatıyor çocuk ağzıyla. Öğrendiğim bir şey beni felakete düşürdü diyebilirim.

Ömer küçük bir çocukken mahallesinde bulunan mektebe gider. O günlerini anlattığı kısa bir paragrafı sizlerle paylaşacağım.

”Mektep, özellikle Hoca Efendi gözümün önüne geldikçe keyfim kaçardı. Pek korkardım. Nasıl korkmayayım? Hoca Efendi’nin önünde ileriye doğru uzatılmış olan iki üç arşın uzunluğundaki sopalar, başucunda asılı olan kayışlı falakalar dehşetliydi. Bu falakaların bir de zincirlisi vardı! Hoca Efendi, beni yaklaşık üç sene zarfında iki defa falakaya yatırdı. Ayaklarıma üçer değnek vurdu. Vurduğu yerde gül bittiğini hiç görmedim, fakat hiç şüphesiz utanç ve ıstıraptan çehrem gül renkli olmuştu..”

Anlattığı bir şehir efsanesi değil, bir çocuğun anıları..

 Bu tür kitapları okumanın en iyi yanı da tek bir dirhem toprağı kalmayan betonların arasında o günün İstanbul sokaklarına gitmek oluyor hiç şüphesiz. Ben nedense okurken gözümün önüne gelen tüm görüntüleri siyah beyaz olarak görüyorum. O tarihler bu kadar mı karanlık kalmış ki bizlere..

Babasının büyük ve yüce kişiliği, annesinin mahzunluğu, kendisinin mütevaziliği, bilgisi, yaşadığı anılar, Devlet-i Aliyye’nin hiç görmediğiniz sokakları, anlattığı hikayeler.. Kırk sayfada bunları tattığım için çok teşekkür ederim. Anlatılmaz yaşanır denir ya hani, ben de diyorum ki anlatılmaz okunur..

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 2 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları