DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Boğan Gün Işığı / Ömer Arda Aker

 ​Zihinlere kazınan geçmişi olmalı insanın; öyle bir geçmiş ki, masumlar melek olmak zorunda kalmasın, kanat çırpıp gökyüzüne erkenden sığınmasın ve hayat sınavlarını henüz başlamadan bitirmesin. Ancak kıyamete yaklaşılan her gün, “insan” sıfatının ağırlığını taşıyamayan yeni bir tür peydah oluyor; kutsal olan ne varsa çiğneyip geçiyor. Dokunulmaz olan her şeye hoyrat eller sürülüyor; şahitlerin gözleri hakikatten yanarken, kalp artık kutsal bir makam değil, yalnızca atan bir et parçası sayılıyor. Kelimelerin dilsiz kaldığı, sözün yetmediği bir çağdayız artık.  

 ​Zihnimde onlarca tilki amansız bir yarışta, ancak hiçbirinin kuyruğu bir diğerine değmiyor; düşüncelerim birbirine çarpmadan ama beni paramparça ederek dolaşıyor. Yazarken tıkandığımı hissettim. Ormanların kadim bir hediye gibi sunduğu bakışlarımı, yorgun bilgisayar ekranından telefonuma çevirdim; saat dokuzu beş geçiyordu. Sevgilimin tiyatrosuna geç kalma korkusu bir bıçak gibi saplandı içime. Bilgisayarımın kapağını sertçe kapayıp çantama savurdum. Balkabağı rengindeki, bakımsızlıktan matlaşmış giriş kapımın kolunu telaşla çevirip kendimi dışarı attım.  

 ​Sol kulağımda yankılanan bir melodi, gömleğimin boğucu dar boğazından kurtulmak için çözdüğüm iki düğme ve gün ışığını bir kara delik gibi soğuran siyah ceketimle yoldaydım. Adımlarım zemini dövüyor, sanki geç kalışımın tek suçlusu altımdaki betonmuş gibi hıncımı ondan çıkarıyordum. Karşıdan karşıya geçmek için hamle yaptığım o an, bir elin bileğime uzandığını hissettim ve refleksle geri çekildim. Arkama döndüğümde genç bir kızın dehşet ve şaşkınlık dolu gözleriyle karşılaştım; eli hâlâ boşlukta asılıydı. Kulağımdaki şarkının ritmi tüm hücrelerimi uyuştururken başımı sola çevirdim ve “dehşet” kelimesinin kanlı canlı suretini gördüm.  

 ​Üzerime gelen araba değil, sanki dumanlardan süzülen bir Azrail’di. Gözlerimi sıkıca yumduğumda, bir damla yaş yanağımdan süzüldü ve tüm hayatım bir film şeridi gibi zihnimin perdesine yansıdı. Ayaklarımın yerden kesildiğini, kemiklerimin yer değiştirircesine birbirine geçtiğini hissettim. Kalbim o kadar şiddetli çarpıyordu ki, çevredeki çığlıklar derin bir sessizliğe gömülmüştü. İçimden geçen son düşünce bir sızıydı: “Özür dileyemeyeceğim…”  

 ​”Neden ağlıyorsun?”

​ Hafifçe araladığım gözlerim, beni yerden kesenin bir kaza değil, bir cadı süpürgesi olduğu gerçeğiyle çarpıştı. Gökyüzünde, bir kadının önünde süzülüyordum; başında sivri bir şapka, gözlerinde ise meraklı bir parıltı vardı.  

 ​”Cennette miyim?” diye fısıldadım.

 “O kadar güzel miyim yani?” diyerek kıkırdadı. Gülüşü, bir büyünün en zarif hali gibiydi.  

 ​Gerçeklik algım sarsılırken, neden bir cadının süpürgesinde olduğumu, bu imkansızlığın nasıl yaşandığını sorgulamaya başladım. Ona sihrin sadece yazdığım romanlarda, hayallerin tozlu raflarında olduğunu; bilimsel olarak bu uçuşun bir saçmalık olduğunu savundum. Bana “Yazar Adam” diye hitap ederek, beni baygın halde yerden aldığını, biraz da sıkıldığı için kurtardığını söyledi.  

 ​Ona dünyamı anlattım: Sihrin gözle görülmediği ama kalple hissedildiği, kara büyülerin yerine yalanların hüküm sürdüğü o karanlık boyutu. “Eskiden en masum olanlar çocuklardı,” dedim, “şimdi ise sadece dilsiz hayvanlar ve bitkiler kalabildi…”  

​ Cadı, hüzünle başını salladı. “Sanırım sizin dünyanızı duymuştum,” dedi. “Adı Dünya’ydı, değil mi? Hani şu pis oyunlarına çocukları katan adamların, kalbi sadece bir organ sanan çocukların ve kendine ait olmayanı yakıp yıkan kralların olduğu yer…”  

 ​Bu sözler bir tokat gibi çarptı yüzüme. Kendi dünyamın karanlığı altında ezilerek hıçkırıklara boğuldum. Ellerimi sımsıkı kenetlemiş, yok olmayı dilerken bir ses yankılandı:  

​ “Uyandı…”  

 ​Gözlerimi açtığımda, gökyüzünün sonsuz maviliği yerini hastane odasının steril beyazlığına bırakmıştı. Vücudum sargılar içindeydi ama karşımda duran o iki kahverengi göz, rüyamdaki cadının gözleriyle aynı sıcaklıkta parlıyordu. Sevgilim, hayatımı kurtaran o hayali kahramanın ta kendisiydi.  

​ Elini tuttum. Parmaklarının arasındaki sıcaklık, rüyamdaki o “görünmez sihrin” ta kendisiydi. Belki dünya hala o kadar kötüydü, ama bu odanın içinde, yalanların ve karanlığın erişemeyeceği küçük bir cennet kurmuştuk. Gözlerimi kapatıp fısıldadım: “Tiyatroyu kaçırdım ama galiba en güzel sahneyi burada, senin gözlerinde buldum.

Boğan Gün Işığı / Ömer Arda Aker” eseri için 2 yorum:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir