DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Masa / Gürhan Gürses

 

Hüzne aşinaydı. Yazdıklarını hüzün hokkasına batırdığı divitle yazıyordu. Ve divitin kâğıda değdiği her yer tutuşuyordu. Çünkü ateşten kelimeler ve yangın cümleler kuruyor, divit de bu cehennem yolculuğunda sadece o kalbin yanıklığının bir nevi tercümanı oluyordu.

Allah’ım cehennem bu değilse neresidir? diye kalbine şiir yazmıştı bir defasında.  Mutsuzluğun resmini çizecek biri varsa gelip onun bakışlarını resmetsin yeterdi. Damarlarına kadar hüzne müptela olmak isteyen varsa eğer onun cümlelerini okusun. Fuzuli Türk şiirinin en hüzünlü şairiyse bunun şiirlerini okumamışsınız demektir.

Kalp adamıydı. Onun şiirlerinde ağrıyan bir yan vardı, dinmeyen bir sancı ve vasıl olunamayan bir aşk… Aşksızlara denk gelmişse ondandı aşk sızısı. Başka da yoktu bunun izahı. Ve onun kalbe sevgiyle dokunan, hakkıyla ilişen olmamıştı.

İnsandır insanın en büyük hüznü, derdi. Ve en büyük derdi insandı. Masası meşhurdu. Cümle tasasını kâğıda döktüğü ve üzerinde acılı kahvesini içtiği masası… Eşyasıyla özdeşleşen insanlar vardır; kimi tespihiyle, kimi çakmağıyla, kimi kasketiyle, kimi kalemiyle kimisi de onun gibi masasıyla… Gurbet sürekli üzerinde bir şeyler karaladığı masasından uzak düşmekti onun için. Derdini döktüğü bir arkadaştı belki de masa onun için. Yanık türküleri birlikte dinlediği sırdaş… En mahrem sözcüklerine şahitlik yapan bir dost… Ve belki de kendisiydi o masa. Her türlü derdini sakladığı çekmeceleri vardı. Kalbiydi belki de kapakçıkları vardı masasının da Edip Cansever’i bu yüzden severdi, bir de herkesten ve her şeyden ziyade masasını.

“Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu.”  Bizimki masaya ömrünü koymuştu. Hayallerini, yalnızlığını, kahrını… Göğü masaydı bakıp da rahatladığı, duvarı masaydı sokak şairi gibi şiirler karaladığı, sevdiği masaydı üzerine bir kalp nakşettiği…

Onun masasına olan düşkünlüğünü bildiğim için kasten sormuştum bir defasında: “Sizden alınması icap eden bir şey olursa neyin alınmasını isterdiniz?” diye. Hiç beklemeden kıvrak zekâsı ve his dolu yüreğiyle şunu söylemişti gözlerime bakarak: “Masam hariç isterlerse canımı…” Nutkum tutulmuştu da bir daha kendimi öyle zor duruma sokacak sorular sormamıştım ona.  Kiminden kalbi çıkarıp atarsınız geriye hiçbir şey kalmaz ondan. Kiminden aklı… Kiminden el ustalığını… Kiminden laf cambazlığını… Kiminden Elifini… Kiminden de masasını…

Bir apartman yalnızlığındaydı, betondandı dört bir yanı adeta. Konu komşusu yoktu. Kalem, kâğıt ve masa üçgeninde kırlara çıkardı. Göğe tırmanırdı, dağları aşardı, okyanuslarda boğulurdu. Belirsiz kahramanları vardı yazdıklarının içinde. Baskın olan kalbiydi gerisi kalbe giden damar ve sinirlerdi.

“Bir seni sevdim kadın
Bir de sana yazdıklarımı okuduğum masayı…
Bir sana ağladım kadın
Bir de uğruna gözyaşlarımı akıttığım masayı…
Bir senin adını sayıkladım geceler boyu
Bir de bana mendil olan masamı…”

 Hüzne meyyaldi. Sözlerinde acılar saklıydı denizlerce. Onun okyanusuna dalmasını bilmeyenler ve göze alamayanlar acırlardı sadece ona. Oysa o okyanusa dalanlar ve buna cüret edenler onun döktüğü gözyaşlarının birer inciye dönüştüğünü fark ederlerdi. Ve onlarda kalben mutmain olup ona hayran olurlardı.

Kimse anlamaz başkasının derdini. Görmez gözyaşını kimse, kimsenin. Okunur kolayca yazılan her dize, her satır. Kolaymış gibi algılanır kâğıda dökülen her mürekkep. Kimi kalbini koyar yazdıklarına, kimi ömrünü. Kimi kahrını döker şelale misali, kimi gözyaşını… Kimi kalıbını basar yazdığı her şiire. Kimi mührünü basar canı pahasına.

Hüzne aşinaydı, meyyaldi yalnızlığa, gelmezdi kalabalığa, övgüye mazhar olmazdı. Varsa yoksa içini döktüğü masasıydı. Hem sevgiliydi o masa, hem yârdi, hem canandı. Kimse buna inanmadı.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 24 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları