Nasıl Okumalı? / Elif Özbey

Varlığın İçinde Ölçü Tutturmak mı?
Zor Şartlarda İnsan Olmak mı?
Sizce hangisi daha zor?
Geçmişe baktığımızda, zor şartların deha sayılabilecek değerleri ortaya çıkardığını görürüz.
Hz. İsa dünyaya gelmeden beş yüz yıl önce Yunanlılar,
“En iyi şeyler, en güç olan şeylerdir.” diye not düşmüşlerdir yaşama.
Bu zorluklar ve çetin savaşlar; milletçe asimilasyona rağmen direnişin sembolü olan savaşların büyüttüğü Kafkas halklarının lideri Şeyh Şamil’i,
Balkanlar’da, Bosna’da bir halkın yok edilişine “dur” diyen Aliya İzzetbegoviç’i,
Kara Kıta’nın özgürlük mücadelesinin simgesi Nelson Mandela’yı,
Sekiz yaşında babasız bir çocuk olarak annesinden ayrılıp ilmin merkezi Medine’ye yol alan İmam Şafi’yi,
Harran–Şam yolunu tutup, gündüzleri Tatarların zulmünden saklanarak geceleri yolculuk eden bir kafilede; amansız rekabetin ve savaşların ortasında büyüyen İbn Teymiyye’yi,
ve çöl ortasında, tüm olanaklardan yoksunken yazdığı Bright Ramparts adlı kitabında keşfettiği yeni dünyanın mutluluğunu anlatan Thelma Thompson’ı ortaya çıkarmıştır.
Örnekleri, iyi ya da kötü, çoğaltabiliriz.
İbn Hazm, Kurtuba’nın doğu yakasında dünyaya gelmiştir. O dönem, Avrupa’nın bağrında ilim, irfan ve uygarlığın merkezinde gözlerini açtığı için şanslıdır. Devlet katında önemli bir konuma sahip, varlıklı bir ailenin çocuğu olan İbn Hazm, o devirde kimsenin bilmediği ya da belirtmediği doğum tarihini tüm detaylarıyla anlatır ki, bu da kültürlü bir aile ortamında, tüm olanaklarla büyüdüğünün göstergesidir.
Tüm bu imkânların gözünü kamaştırmadığı, onu şaşırtmadığı açıktır; İbn Hazm ilme yönelmiş ve bununla yücelmiştir.
Nefhu’t-Tîb adlı eserinde, çocukluğundan beri birlikte büyüdüğü arkadaşı El-Bâci ile olan münazarası manidardır.
El-Bâci der ki:
“Benim ilim tahsilindeki çabalarım seninkinden üstündür. Sen altından yapılmış lambalar altında çalışırken ben sokak kandilinin ışığında ilim tahsil ediyordum.”
İbn Hazm ise şu cevabı verir:
“Bu söz senin aleyhinedir. Çünkü sen benim durumuma benzemek için ders çalışıyordun; ben ise ilmi o ortamda tahsil ettim. Tek gayem, elde edeceğim ilimle dünya ve ahiret açısından yücelmekti.”
Bu sözleriyle belki de varlığın, ne kadar az insanı gerçekten değiştirebildiğini anlatıyordu bizlere İbn Hazm.
“Atalarımız, ‘Asaletinde kibarlık olan değişmez.’ demişler. Çünkü asalet emanet taşımıyor.”
Aynı zamanda, mayasında öfke, haset, fitne ve ayak kaydırma vasfı taşıyanı da değiştiremiyoruz. Gün geliyor, tabandaki o renk ortaya çıkıyor. Şecaat arz ederken, sirkatini ortaya koyuveriyor insanoğlu.
Tüm bu söylemlerle baktığımızda; varlıkta ölçü tutturabilen mi, zor şartlarda direnen mi yoksa en gerçeği, asaleten yüreği olan mı kazanıyor dersiniz?
Hani Mehmet Âkif de bunu terennüm eder ya:
“Yürek yoksa, bilek çekemez hançerini.”
Sanırım oradan okumalı…


Bence yakın tarih kahramanlarından Şeyh Sait ve Şeyh Sait nursi unutulmuş.