Hoş Geldin Ey İki Cihan Serveri / Cihangir Boz

Gündüz ve gecenin birbirine yakın olduğu dokuzuncu ayın dokuzuydu sanki. Tabiat yeni güne hazırlanıyordu. Uçsuz bucaksız çölün taaa uzaklarında ufukta ağarmaya başlamış, upuzun yay gibi doğuyu sarmalayan aydınlık git gide her tarafa yayılıyordu. Hurma ağaçlarının dalları, yaprakları boynunu eğmiş doğuya yeltenmişti. Bu Arabistan topraklarında kuşlarda yoktu böcekler de. Rahmet de yoktu bereket de. Güneşin doğmasına daha epey zaman vardı. Belki yirmi belkide yarım saat…
Utbe, sırtını bir hunnap ağacına yaslamış, ağzında kath odununu sakız gibi eze eze beynindeki savaşı kazanmaya çalışıyordu.
Kahverengi koyusu benzinde kalın çizgiler yaşının biraz kemale erdiğinin emaresiydi.
Gür saçları başındaki egalin kenarlarından taşıyordu. Bıyıkları dudaklarını örtmüştü.
Kaşları gözleri simsiyahtı. Utbe, elli yaşlarında fakir bir kureyşliydi. Hafza adlı hanımından beş çocuğu vardı. Dördü erkek biri kızdı. Şimdi kızını beraber getirmiş büyük cehaletin büyük ayıbını kapatacaktı.
Kör vicdanlara su sepetecekti.
Yanında kumlara yalınayak oturan Hannan. altı yaşında mini mini bır kızdı. Güneş yanığı teninde bahar kokuları yayılıyor, çölün ortasında tomurcuk gül kadar güzel, yamalı mavi tünik içinde olacaklardan habersiz kumlarda çizgiler çiziyordu.
Demiştik ya Utbe’nin beyninde bir savaş vardı. Öyle böyle değil kocaman bir harp. Ne benzer Dünya savaşlarına ne de nükleer savaşlara. Şimdiye kadar büyütüp bu yaşına getirdiği kızını bu çölün bu sahipsiz kumlarına gömecekti. Utanç kaynağıydı çünkü. Kabileler öyle görüyor, öyle diyordu.
Hemen hemen herkes kız evladından utanıyordu.
Utanıyordu Utbe.
Hanna’nın babası olmaktan utanıyordu.
Kurtulmalıydı bu uttançtan. Hani bir de anlayabilseydi sebebini. Niyeydi bu ağır yük. Niyeydi acaba bu barbarlık. İnsan akıllı mahlukmuş deriz ya hiç de öyle değilmiş. Koyunun biri uçurumdan atladığında diğerleri ardından atlar. İşte bu insanlar da böyle. Biri kızını öldürdüğünde diğerleri de aynı cinayeti fütursuzca işlerdi.
Güneş yavaş yavaş yükseliyordu. Utbe, kızını gömeceği yeri tayin ediyor, bir yandan da yapmamanın yolunu arıyordu. Bir evlat bir ciğer bir yürek bir parçasıydı kendisinden koparacağı. Kolay mıydı? Aksi durumda komşuları ne derdi kendisine? Kızı fakirliğine yük müydü? Başka bir kabileye esir düşse daha mı iyidi?
Başını göğe doğru kaldırdı. Artık yıldızlar görünmüyordu. Ne utancını örtecek bir tepe ne günahını yıkayacak bir dere vardı. Günün sıcağı basmadan bitirmeliydi. Danışıp dertleşeceği kimsecikler bile yoktu. Hani biri çıkıp ” Ne yapıyorsun? Niye yapıyorsun? Bırak bu saçmalığı ” deseydi ne iyi olurdu.
O zaman tutardı Hanna’sının elinden geri giderdi. Daha şimdiden ter basmıştı. Alnında biriken boncuk boncuk terleri egalının ucuyla silip silip duruyordu.
Bir ara kızıyla göz göze geldi. Kızı ne kadar tatlı bakıyordu kendisine. “Abbe niye geldik buraya? Niye terliyorsun abbem?”
Keşke iki kelimeyle cevap verebilseydi. Senin celladınım diyebilseydi. Kız tunikinin kenarıyla babasının terini sildi. Sonra alnının ortasına bir öpücük kondurdu.
Haydi abbe haydi evimize gidelim. Al’uma (anneme) gidelim. Yanımızda suda yok. Biraz sonra susanırız. Haydi abbe (baba) .
Utbe’nin kafasında esen fırtınalar sağduyuyu yenmiş, canilik zafer kazanmıştı.
Tez elden şuracıkta bir kuyu kazmalı, Hanna’nı gömüp gitmeliydi.
Omuzlarına asılı ridayı bir kenara fırlattı. İki eliyle kumları eşelemeye başladı. Deli deli kumları sağa sola savuruyordu. Hannan babasına yardım için çömeldi. Yumuşak elleriyle kendi mezarının kazıdığını bile bilmeden babasına yardım ediyordu. İki üç karış derinliğe inmişlerdi. Hannan babasına dönüp ;
- Abbem niye eşeliyoruz burayı?
- …..
Niye olacak a kızım, bir cehalet rüzgarına bir yeşil yaprak feda edilecekti. Bir zalim sele bir kuzu kaptırılacak. Bir dipsiz cahilliğe bir masum serçe feda edilecekti.
Çukur derinleştikçe nefesler sıklaştı. Nefesler sıklaştıkça yürekler daraldı. Baba kız epey yorulmuştu. Vizcdansızlık çukuru yarım adam boyunu aştı. Abbe döndü kızına baktı. Boyu bu şerefsizlik çukuruna uygun muydu değil miydi diye.
Kalkıp üstünü başını silkeledi. Şimdi yargısız, imansız, vicdansız infaz zamanı gelmişti. Ani bir hareketle Hanna’nın kollarından kavradı. Zavallı kız neye uğradığını şaşırdı. Babası kızını iyice havaya kaldırdı. Kızcağızın ayakları yerden kesildi.
Hanna hem çırpınıyor hem babasının ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
- Babam ne yapıyorsun? Kollarım acıdı beni bırak kurban babam!
Ne tür bir babaydı bu baba? Kör testereler kesseydi boynunu. Hani merhamet, hani duygu, hani yüreklerin burgulu sancısı?
Nerdeydi insanlığın yalçın kalesi?
Hanna’nı bir çırpıda kazdığı çukura salladı.
Kız elleriyle kıyılarda biriken kum tepeciklerine sarıldı. Yukarı tırmandıkça etrafı avuç avuç kum doluyordu.
Utbe bir baba değildi artık. Bir insan hiç değildi. Kudurmuş köpek gibiydi. İçindeki fırtınaları bastırmak için ne yaptığını bilemeden kızının başına çömeldi. Kenarlarda birikmiş kum yığınlarını hızlı hızlı Hanna’nın üstüne üstüne atıyordu. Hannan artık kıpırdayamıyordu. Sadece başı toprağın üstündeydi. Babasıyla bir ara gözgöze geldi. Bu masum kız bu zalim babadan merhamet diliyordu. Gözlerinden akan billur damlalar hemen boğazına kadar gelmiş kum tanelerini ıslatıyordu. Ey Güneş!
Sen bari susma. Bu büyük vahşete şahiklik yakışmaz. Sen bari mani ol ey hunnap ağacı! Hangi vicdan, hangi insan, hangi din hangi kitap reva görür bu vahşeti?
Hıçkırıklar da yavaş yavaş sustu. Avuç avuç kumlar siyah parlak saçları kapattı.
Upte son avucunda ki son kumu da kızının üstüne attı. Sonra kulak kabarttı tanımsız zülme. Yaşıyor muydu acaba? Bilmezdi yanaklardan aşağı süzülen damlaların umman olduğunu. Ağlayanın sadece Hannan olmadığını bilemezdi. Kainat ağladı, mars ağladı, gökteki Güneş, gecedeki Ay ağladı.
Tuttu evinin yolunu. O durmuş yol geri geri akıyordu. Kızının son bakışları ile yüzleşti. Birden koca bir yük bindi sırtına. Çömeldi olduğu yere. Zelzele kopmuştu sanki. Herşey dönüyordu. Ağaçlar çöller, görünürde ne varsa dönüyordu. Uğultular bastı kulağını. “Abbem haydi evimize gidelim!.’ Bir umut yaşıyor olabilir.
Hemen döndü. Zülüm bayrağını diktiği yere koştu koştu. Eğildi zülüm çukuruna. Savurdu kumları.
Hanna’nın siyah saçları dolaştı parmaklarına. İyice savurdu kumları
Nihayetinde donuk, sönük iki gözle bütün ümidini yitirdi.
Ey Hak ve Hakikat Güneşi iki Cihan serveri, yüce insan Büyük Peygamber iyi ki doğdun.
Keşke Hanna’nın katlinden önce doğaydın.
Aydınlığınla nice Hanna’ları kurtardın. Kadınları insan yerine koydun. Cenneti ayakları altına verdin. Hoş geldin ya büyük Peygamber. Keşke Hanna’nın ruhunu teslimiyetten önce geleydin.
Hoş geldin ey büyük insan, ey büyük peygamber! Hoş geldin!

