Karanlık Kafe / Hatice Tarkan Doğanay

O derin ruhun ve içimi titreten gözlerinin hayali, her aklıma düştüğünde, gerçeklerin en gerçeğinde hatıralarım kanıyordu bu karanlık kafede. Sonra kalbime ve civarına akıyordu kıpkırmızı kan! Anılar doluyordu kızıl beynime revan. Bir an olsun alamıyordum aklımı; hep hayallerinin cerahatinde… Rezil bir yaşam! Ardından gelen günahkâr bir gün içimizi ısıtarak, hikayeye her defasında yeniden başlıyordu. Ölümcül kahkahalar atıyordu arkamızdakiler. Eskitilmemiş bir hikayeyi yıpratıyordu başkalarının varlıkları… Ve varlıklarındaki şüpheler. Oysa ki yalandan daha yalandı bizim dışımızdakiler. Tek gerçekse o içimizi ısıtan şeydi, izin vermediler!

Amaçsız yaşıyordu umudunu yitirenler. Mutluluğa koşarken tökezleyip düşenler, dönüp ardına koşanları düşürdüler. Tahmini mutluluklara itilmişlik sürüklemişti beni de bu kafeye. Cesaretimde, cesaretle gidemediğim tahmini mutluluğumda sendin belki. Ne kahkahalarının nedeniydim ne hüzünlerinin sebebi. Elde ettiğim bir galibiyetim değilsin ne yazık! Yaşamak ne merhametsiz… Ne insafsız… Trajikomik hayatın ne merkezinde durabildim ne de merkezi olabildim bu hikâyede. Bir başına kalmışlığımın sahici sahibi! Neredesin? Savaşta kurtarılacaklar arasında önceliğim bile yok. Sahi savaşan bendim sadece değil mi? Benim için dünya gibiydin sevgili… Hiçbir sorumun karşılığını bulamadığım…

Gözlerimi kapatınca, garip çehreli insanlar yuvarlanıyordu uçurumdan aşağıya. Bir acı kahve içmek için bile bir araya gelememiş insanlar… Gülümsemeleri loş ve rutubet kokan. Kulakları pamuk tıkalı, seslensem sesimi duyuramam. Düşenleri bir araya toplayacak gücü kendimde bulamam. Baygın düşen benliğimi kim böyle parçalayan… Her şey ruhum gibi karmakarışık hezeyan. Eskitilmişti işte en yeni yaşam bile… Bedbin bir günün akşamında, loş, karanlık bir kafeyi dolduruyordu herkes. İçlerinde aynılıklarına aykırı bir kişi bile olmayan kafe. Mutlulukları derinden sarsılmış. Eskitilmiş hikâye gibi lal olmuş insanlar… Kimse kaçmaya çalışmamış bu duman altından. İnsan kendinden uzağa ne kadar kaçardı ki. Saçları dağılmış, kafaları karışmış hepsinin. Dekoru bir şey ifade etmeyen yıkık dökük karanlık kafenin müşterisi çok… Kafenin kavuşturduğu bir sevgili bile yok. Yasak sevişenlerin doyumsuz zihni, loş ışıklı bir kafenin sarhoşu şimdi. Kafede duyulmuş bütün kalp çarpıntıları boşuna… Öyle bir kafe ki umudu yerle bir olmuşların, hayat boşunalıklarının mekânı. Başarısızlığın oyununu sahnelemiş her gelene. Sanatın isyanı ayyuka çıkmış… Zaman şaşmış, akrep yelkovanın peşini bırakmış, mekân sallanmış… Sözcükler zihinden iltica etmiş, görenler ben kimim, mutluluk kim demiş bu kafede…

Eski ya da eskitilmiş bir aşkı anlatırdı azizin biri. Bense usulca dinlerdim. Terazinin bir ucuna seni bir ucuna kendimi koyardım aklımdan. Bir tarafı hüzün, diğer tarafı gül gülistan. Hep izlemeyi sever işte böyle insan… Ya aklını ya karşısındaki aşkları. Siyah beyaz film seyreder gibi, hep yok olmanın eşiğinde, var olan aşkları izler. Kibarlık elden bırakılır gözyaşı rimelle beraber akıtılır. Filmdeki şarkılar istek almayı bırakır zamanla… Çünkü hüznü çağırır devamlı. Hep hüzünle mi yaşanır… Ah Mutluluğum! Dünyam olmadın benim… Şimdi senin gibi, benim de sonum aynı sonsuzluk. Sonu olmayana hikâyeler yazılır mı? Avuçlarıma camdan parçalar sıkıştırılıp kaçılır mı? Hudutsuz cezalar hep bana kesilir şimdi. Fırsatını kollayan acıtmak için bir yol bulur kendine. Sonra acıtır işte öyle, kanatır derinden derine. Gökyüzünün güneşli yüzü sana, bulutlu yüzü hep bana bakarken, ölmekte olan birine bile, bir yudum su veremem bu lanetle. Alıp başımı gideyim desem, toplanmış bavullar canlanır yürür üstüme. Baştan beri tutmadığın ellerim… Ah! ellerim… Ölüm gibi vakitlice felç olsalar bari de, bir daha başka bir eli tutmaya yeltenmese. Ah! Dünya gibi yalan sevgili… Söyleseydin aşkında yalan olduğunu, terazili hayalin bir yanına koymazdım seni.

Aklıma takılan her hatıran, şiddetli bir fırtına gibi sökmek istiyordu bedenimi. Ve hapsediyordu kırık dökük kalbimi. Vurgun yiyordum birçok şeyden, en ummadığım anda. Hayalimdeki gözlerin sürüyordu beni kafedeki karanlığa. Yokluğun pençesinde kalmıştım yine. Ve neden gerçekleştiremedin hayallerimi diye mırıldanırken sana sesimi duyuramıyordum. Yine de devredemezdim başkasına yüreğimdeki ismini. Hangi üslupla ağlasam kurtaramıyordum enkazdakileri. Hayatımın parçalarını nasıl bir araya getirebileceğim hakkında en ufak bir fikrim yokken, başı sonu iç içe geçmiş bir hikâyede, sahneye ne zaman çıkacağını karıştırmış bir kahraman gibiydim.

Nerede ortaya çıksam yanlış karedeydim…

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

6 thoughts on “Karanlık Kafe / Hatice Tarkan Doğanay

    Mehmet Ali vural

    (1 Ekim 2016 - 01:01)

    Değerli arkadaşım yüreğine kalemine sağlık…

      Hatice Tarkan Doğanay

      (3 Ekim 2016 - 01:00)

      Teşekkür ediyorum varlığına ve desteğine…🙏🙏🙏

    Ayhan Akdeniz

    (1 Ekim 2016 - 04:36)

    ”Gözlerimi kapatınca, garip çehreli insanlar yuvarlanıyordu uçurumdan aşağıya. Bir acı kahve içmek için bile bir araya gelememiş insanlar… Gülümsemeleri loş ve rutubet kokan. Kulakları pamuk tıkalı, seslensem sesimi duyuramam.”

    Ne kadar duru anlatımlı ve okuyunca okuyucunun içinde kaydolduğu bir deneme yazısıydı bu
    Kaleminizi yürekten kutluyorum .Nice gönül terinize inşallah

      Hatice Tarkan Doğanay

      (3 Ekim 2016 - 01:02)

      Ayhan bey gönülden teşekkür ediyorum güç veren yorumlariniza. Minnettarim 🙏🙏🙏

    Kenan YILMAZ

    (1 Ekim 2016 - 22:30)

    Gurur duydum , Yüreğine kurban. Başarılarının devamını diliyorum . Takipteyiz.

      Hatice Tarkan Doğanay

      (3 Ekim 2016 - 01:04)

      Destegin için sana varlığın için yaratıcıya müteşekkirim 🙏 🙏 🙏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir