DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Solmuş Pardesü / Mustafa Alagöz

Son zamanlarda Zarif’in yüzündeki sivilceler iyice artmıştı. Evde fırsat buldukça banyoya kapanıyor, aynanın önünde saatlerce yüzüyle uğraşıyordu. Yüzüne krem sürüyor, kalın kaşlarını sürekli düzeltiyordu. Ne var ki sivilceli yüzü, çökmüş avurtları ve çıkık elmacık kemikleriyle pek de yakışıklı sayılmıyordu. Kızların kendisini beğenmeyeceğini düşünüp onlardan uzak duruyordu. Kızlar onun gözünde çok uzaklarda, ulaşılması güç birer yıldızdı. Ancak geceleyin onları hayal edebiliyordu. Sürekli hayal kuruyor,  özellikle geceleri gözüne hiç uyku girmiyordu. Her sabah rutubetli banyoda gizlice gusül abdestini alıyordu. Gittikçe içine kapanıp yeme içmeden kesilmişti. Devamlı uykusuz kaldığından okulda derslerini dinleyemiyordu. Çoğunlukla sinüzitli kafasını sıraya koyup uyukluyordu. Bir türlü derslerinde başarılı olamıyordu.

Zarif lisede okuyan bıyıkları yeni terlemiş esmer zayıf bir gençti. Hal ve hareketleriyle bilmediği bir yolda tek başına acemice yürüyen biri gibiydi. O  yaşlardaki birçok arkadaşı gibi o da aşıktı. Edebiyat sınıfındaki Ayten’e tutulmuştu. Ders kitaplarının arasında onun için çiçekler kurutuyor, sayfaların boş yerlerine Ayten’in adını yazıyordu. Ama Ayten’in ondan haberi bile yoktu. Zarif, her teneffüs tuvalete koşar, saçını ıslatıp tarar, sonra edebiyat sınıfının olduğu üçüncü katın koridorunda volta atıyordu. Cebinde tarağını ve aynasını asla eksik etmiyordu.

Ailesinin maddi durumu iyi değildi. Zarif varlıklı okul arkadaşları gibi her isteğinin yerine getirilemeyeceğini iyi biliyor ona göre hareket ediyordu. Ama yine de arkadaşlarının sahip olduğu şeylere ulaşmayı hayal etmekten kendini alamıyordu. Örneğin o da diğerleri gibi hafta sonları sinemaya gitmek istiyordu.  O da kızlarla sesi titremeden, avuçları terlemeden konuşmak istiyordu. O da sevilmek ve onaylanmak istiyordu. Fakir bir ailenin çocuğu olsa da bütün bunlara hakkı olduğuna inanıyordu. Engellerle her karşılaştığında hırçınlaşıyor sonra da iyice içine kapanıyordu.

Zarif’in babası Deli İmran diye çağrılan yaz kış belediye önündeki hergele meydanında nasibini bekleyen yaşlı bir işçidir. Bulduğu günlük işlerden kazandığı parayı eve getirir,  eşinin avucuna sayardı. Deli İmran’ın elinden her iş geliyordu. Fakat aşırı asabi olduğundan hiç bir işte dikiş tutturamıyordu. Girdiği her işten bir iki ay sonra kovuluyordu. Deli İmran’ın eşi Nazire Hanım ise nispeten varlıklı bir ailenin kızıdır. Evlendiği günden beridir kör olası fakirliğe bir türlü alışamıyor. O hep kudretli Kerim beyin kızı Nazire hanımdır. Onun gençliğinde lise okumak herkese nasip olmazdı. Hele ki  kız çocuğunun liseye gönderilmesi daha da zordu. Fakat Nazire o zor şartlarda bile liseye kadar okumuş şanslı kızlardan biridir.

Deli İmran gençliğinde çok becerikli bir ustabaşıydı. Uzun boylu, omuzları geniş, kara yağız bir gençti. Özü sözü bir, mert bir insandı. Şark  Cırcır Fabrikasında ustabaşı olarak çalışıyordu. Eline iyi para geçiyordu. Fabrikanın her türlü işinden anlıyordu. Makinelerin yağı, suyu, bakımı her şeye o bakıyordu. Fabrikanın sahibi Kerim Bey’in en güvendiği ustasıydı.  “İmran usta aşağı-İmran usta yukarı” derken kudretli Kerim Bey’in sağ kolu, fabrikanın direği olmuştu. Nazire, Kerim Bey’in en küçük kızıdır. Lise son sınıfta okuyor, okul çıkışında hep fabrikaya uğruyordu. Alımlı çalımlı lise öğrencisi Nazire o zamanlar İmran ustaya tutulmuştu. Bütün itirazlara rağmen okulunu yarıda bırakmıştı. İmran ustayla kaçıp evlenmişlerdi. Kerim Bey, hayal kırıklığına uğramıştı. Nazire’yi evlatlıktan reddedecek bütün mal varlığını mühendis çıkan oğluna bırakacaktı. İmran ustaya, Kerim Bey’in korkusundan hiç kimse iş vermiyordu. Sağda solda geçici işlerde çalışan İmran’ın artık işleri ters gitmeye başlamıştır. İmran hastalanıp uzun zaman tedavi görür. O gün bu gündür adı Deli İmran’a çıkmıştır.

Zarif, ailenin üç çocuğunun ortancası ve  tek erkek evladıdır. Annesinin göz bebeğidir. Kendisi okulu bıraktığı için ulaşamadığı hedeflerine oğlunun ulaşmasını istemektedir. Üstesinden gelemediği fakirlikten oğlunun okuyup büyük adam olarak intikamını alacağını düşünmektedir. Oğlunun hiç bir konuda okul arkadaşlarından geri kalmasına gönlü razı gelmemektedir. Ne var ki her şey ateş pahasınadır. Bütün çabalarına rağmen iki yakaları bir araya gelmemektedir. Okulun lacivert ceketi, gri pantolonu, siyah potini neyine yetmiyordu. Bütün öğrencilerin giydiği o zamanlar moda olan bir de pardesü çıkmıştı başına. Zarif tutturmuş ille de pardesü isterim diyordu. 

Sonbahar mevsimi gelmiş. Havalar soğumaya başlamıştı. Bahçelerde bütün kayısı ağaçları yapraklarını çoktan dökmüştü. Karlı dağlarda eyleyen çetin kış adım adım yaklaşıyordu. Elektik tellerine, ahşap derazenin paslı zerzesine, duvarlardan aşan sokakları süsleyen güllerin dalına kar gibi kırağı düşüyordu. Deli İmran, Tezek Pazarı’ndan iki römork koyun tezeğini getirip bahçeye yıkmıştı. Leylekler çoktan göç edip gitmişti. Bu kış belli ki sert geçecekti. Zarif’in babasının eli dardı. Nazire hanım yün kazak, eldiven, atkı gibi kışlık giyecekler örüp komşulara satıyordu. Kışın bütün aile annelerinin ördüğü yün kazakları giyerdi. Fakat Zarif asla yün kazak giymezdi. O yüzden kış boyunca üşütüp hastalanırdı.

Zarif babasından korkuyor direk ondan bir şey isteyemiyordu. Her defasında annesine yalvarıp yakarıyor isteklerini babasına iletmesini istiyordu.  Annesi birkaç gündür sabahları babaya durumu açmaya çalışıyordu. Fakat baba hep susuyor ses çıkarmıyordu. Bu durum böyle birkaç gün sürdü. Zarif bir sabah anne babasının sesine uyanmış, gizlice odanın kapı aralığından  tartışmalarını dinliyordu. Deli İmran sonunda çıldırmıştı, bağırıp çağırıyor parasının olmadığını pardesü alamayacağı söylüyordu.  

Annesi bir gün pazara alış veriş için giderken Zarif’ten kendisine yardım etmesini istemişti. Rus Pazarı’nda terzi dükkânlarının önünden geçiyorlardı. Zarif, Terzi Bayram’ın kapısında öteberinin üzerine güneş vurmasın diye  örtülmüş eski bir pardesü gördü. O pardesünün orda eşyaların üzerinde ne zamandan beri durduğu solmuş renginden az çok belli oluyordu.  Zarif, annesinden bu pardesüyü kendisine almasını istedi. Annesi ilkin itiraz etti, ‘olmaz, o eski şeyi almam’ dedi. Fakat sözünü dinletemedi. Anne oğul pazarda bir iki tur atıp tekrar aynı yere geldiler. Nazire hanım gururuna yediremiyordu. Uzaklaştılar, oğlu ısrar edince tekrar dönüp terzi Bayram’ın oraya geldiler. Bir iki gidip geldiler. Onu kıramayan annesi pardesüye şöyle alıcı gözüyle baktı. Çaresizce,  ‘Yıkarız, ütüleriz olur.’ dedi. Nazire hanım kapıdan çekine çekine başını içeri uzatarak bu eski pardesüyü almak istediğini söyledi. Terzi Bayram, kulağının arkasında kalem, sarkık dudağında bir parça iplik, kalın gözlüğünün üstünden bakarak durumu anlamaya çalışıyordu. Bu kısacık zaman aralığında Zarif çok heyecanlanmış terzinin kendilerini kovacağından ve pardesü hayalini kaybedeceğinden korkuyordu. İnsafsız terziden eski pardesüyü yenisinin çeyrek fiyatına ancak alabildiler.

Zarif çok seviniyor, içi içine sığmıyordu. Her sevindiğinde olduğu gibi yine çenesi düşmüş sürekli konuşuyordu. Bıkıp usanmak bilmiyordu. Yol boyunca annesine hayallerini anlatıyordu. Okuyacağını, yüksek mühendis olacağını söylüyordu. O konuştukça annesinin gözleri doluyordu. O konuştukça annesi içinden ağlıyordu. Nazire hanım, içinden ‘nerdeyse askerlik yaşına geldi ama halen dünkü çocuk gibi saf’ diyordu. Oğlunun bu sevinçli bu saf çocuk hallerine dayanamıyordu. Nazire hanım onu dinledikçe İmran’ın gençliğini hatırlıyordu. Kalınlaşan sesi tıpkı İmran’ın sesine benziyordu. Yaz akşamları fabrikanın yazıhanesinde İmran ile uzun uzun konuşuyorlardı. İmran hayallerini anlatıyor, Nazire’nin aklını başından alıyordu. O konuştukça hayalleri birer dev olup Nazire’nin hayallerini yutuyordu. Ellerinde pazar çantası ile eve gelinceye  kadar Zarif anlattı annesi dinledi.

Annesi akşam sofrada pardesüyü nasıl aldıklarını anlatmaya başlayınca Deli İmran hiç ses çıkarmadı. Sadece bir sigara yaktı, sonra da tabakasını ve çakmağını alıp sofradan kalktı. Canı sıkılınca boğazından lokma geçmiyordu. Oturduğu sedirde solmuş anıları saklayan gözleriyle dalıp gitti. Nazire hanım onun nasıl içinden üzüldüğünü nasıl kahrolduğunu iyi biliyordu. Onun için konuşmayı kısa kesti. Sofrada derin bir sessizlik oldu. Zaten koca İmran ustayı delirten şey sevdiklerinin ihtiyaçlarına yetişememek değil miydi? Ne etse, ne yapsa yetiremiyordu. Bu acımasız dünyada çocukların saflığı babalarını hep üzmüştür. Deli İmran kendi çağını yaşamış, yanıp pişmişti. Oğluna bakınca kendi çocukluğunu tekrar yaşıyordu. Deli İmran çocuklarının geleceğini onlardan daha iyi görebiliyordu. Bu da onun gam ve kederini katlıyordu.

Nazire hanım lacivert pardesüyü bir güzel yıkadı, sobanın yanında kuruttu. Sonra da ütüleyip kapının arkasına astı. Sandığında arayıp bulduğu düğmeleri, eksik olan düğmelerin yerine uydurdu. Fakat pardesünün rengi atmış, omuzları iyice açılmıştı. Pardesü eskiyip pırtıya dönmüştü. Nazire hanımın içine sinmemişti ama yapacak bir şey yoktu.

Zarif ertesi gün gönül rahatlığı ile okula gidebilirdi. Artık bütün havalı arkadaşları gibi onun da sırtında pardesü vardı. Her şey tamamdı. Uzun zamandır hayalinde sevdiği, şiirler okuduğu, saçlarını okşayıp öptüğü Ayten’e ilan-ı aşk edebilirdi.

Pardesü biraz büyük, omuzları geniş olduğundan kolları sarkıyordu. Ama hiç önemi yoktu. Zarif, akşam evde pardesüyü giyinmiş, salonda dolaşıyor, bir türlü çıkarmak bilmiyordu. Annesi, ablası ve kız kardeşi hepsi ağız birliği etmişler gibi pardesünün kendisine çok yakıştığını söylüyorlardı. Çünkü hevesinin kırılmasını istemiyorlardı.

Zarif o gece boyunca elinde kırmızı bir gül sürekli Ayten’in yanına yaklaşıyor, sonra da gonca gülü öpüp ona uzatıyordu. Düşünde Ayten, okulun bahçesindeki yaşlı dut ağacına sırtını dayanmış, mutlu bir fotoğrafta gibi durmadan gülümsüyordu. O gülümsedikçe dutun yaprakları peş peşe süzülerek yere düşüyordu. Zarif sonra Ayten’in kar beyazı ellerinden tutuyor, aynı filmlerdeki gibi onu çok sevdiğini söylüyordu. Sonra ikisi el ele tutuşup okulun arkasındaki kayısı bahçesinde dökülmüş sarı yaprakların üzerinde  koşuyorlardı. Ayten’in uzun kumral saçları rüzgârla uçuşup Zarif’in yüzünü okşuyordu. Camlardan bakan bütün öğrenciler onlara alkış tutuyordu. Onlar habire koşuyorlardı. Zarif yatağında dönüp duruyordu. Soğuk sonbahar gecesi iyice uzamış bitmek bilmiyordu.

Zarif sabah pardesüyü giyinmiş okula gidiyordu. Okula varıncaya kadar her gün olduğundan apayrı bir edayla yürüyor,  arada bir sanki kolunda saati varmış gibi kolunu kaldırıyor gözüne yaklaştırıp bakıyordu. Bugün herkesin ona bakmasını istiyordu. Sağından solundan geçen at arabaları sebze haline yük çekiyordu. Şose yolda at tersleri ayakaltında ezilip dağılıyordu. Buharı tüten terslerin içinde serçeler haşlanmış arpa dimdikliyordu. Mevsim kış değil sanki bahardı. Sanki sokaklar at gübresi değil de gül kokuyordu. Zarif, atların tak tuk, tak tuk nal seslerini duymuyordu. Onun kulağında dev nalbant karaağaçlarındaki serçelerin şarkısı vardı. Bugün her şey çok güzel gidiyordu.

Tören için sıra olmuş arkadaşlarının arasına büyük bir özgüvenle karışıp ilk defa önlerde yer aldı. Arkadaşlarının jilet gibi ütülü, düğmeleri parıldayan güzelim pardesülerine baktıkça kendi pardesüsünün de aynı onlarınki gibi sırtında güzel durduğunu sanıyordu. Tören bitince herkesin hemen kendisiyle arkadaş olacağını zannediyordu. Oysa törenden sonra herkesin kendisine bakıp bakıp güldüğünü kendi aralarında onu işaret edip fısıldaştıklarını gördü. Ne yazık ki öğrenciler kendisiyle  alay ediyorlardı. Kitapları koltuğunun altından kayıp merdivenlere dağıldı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Zayıf omuzbaşları solmuş pardesü içinde  sivrilmiş, kamburu iyice çıkmıştı. Alay edilince yine en arka sıraya geçmek zorunda kaldı. Pardesüyü katlayıp sıranın gözüne soktu. Hayal kırıklığına uğramıştı. Ders boyunca yüzü ateşler içinde yandı. Tahtada ders anlatan öğretmenin bir cümlesini bile duymadı. İçinde sanki bir şey yanıyordu. Hayalinde sayıklayıp duruyordu. ‘Keşke benim de babam bunların babası gibi memur olsaydı, öğretmen olsaydı mühendis mimar olsaydı. Keşke benim de babam zengin olsaydı. Babam zengin olsaydı arkadaşlarım benimle alay etmezlerdi.’ İlk defa bu kadar illeri giderek deli babasına küfür etti içinden,  beddua etti. Belki de ölmesini istedi. Babasından artık nefret ediyordu. Zil çalmış, sınıf boşalmıştı. O halen arka sırada oturuyordu. Çıkıp koridorda gözükmekten korkuyordu.

Bir kaç gün böyle geçti. Zarif ümidini hemen yitirmek, pes etmek istemiyordu. Havalar iyice soğumuş,  pardesü onu sıcak tutuyordu. Okul arkadaşlarının nihayet kendisiyle alay etmeyi bırakacağını umut ediyordu. Sabah erkenden okula varıyor, hemen yukarı çıkıp sınıf boşken pardesüyü askıya asıyordu. Üşümemek için törene inmiyor, teneffüste okul binasından dışarı çıkmıyordu.

Hayalinde aşık olduğu edebiyat sınıfındaki Ayten ve arkadaşları koridorda onun yanından geçerken bakıp gülüştüler. O anda yer yarıldı Zarif içine girdi. Önce bir uğultu duydu, başı döndü, midesi ağzına geldi. Tuvalete doğru koştu. O koştukça beş on metrelik koridor onunla beraber uzuyordu. Ders zili çalarken o kendini dışarı zor attı. Artık dayanacak takati kalmadı. Böylece son umudunu da yitirdi. Pardesüyü çıkardı, dertop edip göğsüne bastırdı, eve kadar deli gibi durmadan koştu. Sokaklarda etrafına hiç bakmıyordu. Herkesin ona bakıp alay ettiğini sanıyordu. Soğuk rüzgâr yüzüne gözüne çarpıyordu. Yerlerde yığılmış kayısı gazeli, kâğıt ve poşetler sağa sola savruluyordu. Zarif’in göğsü körük gibi hızla yükselip iniyordu. Kemikli cılız sırtı terden ıslanmış buharlaşıyordu. Bahçe kapısından içeri girince pardesüyü tandırlıkta ekmek pişiren annesinin üzerine fırlatıp attı. Taze ekmek kokusunu bekleyen o sevdiği beyaz fino peşinden koşup ayaklarına dolandı, ilk defa onu görmedi. Annesi peşinden seslendi onu da duymadı. Eve girdi. Çamurlu ayakkabıları ile yatağına kendini yüzüstü attı. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Zayıf tırnaklarını battaniyeye geçirmiş sürekli hıçkırıyordu.

Zarif, zatürre olup bir hafta boyunca ateşler içinde yandı. Eve hükümet doktorunu çağırdılar, kutu kutu ilaç, şurup içirdiler. Nazire hanım başında sürekli dua okudu. Deli İmran amele pazarına çıkmadı, hafta boyunca avucunda tütün dumanı evin etrafında dönüp dolandı.  Zarif kendine gelip kalktığında artık büyüdüğünü gördü. Zarif kendine geldiğinde okulda bıraktığı Ayten’i bir daha hayaline çağırmayacaktı. Yüzünün sivilceli olduğunu vücudunun çelimsiz olduğunu kabul etti. Annesinden başka onu kimsenin sevmediğini anladı.

Solmuş pardesü nihayet yerini bulmuştu. Nazire hanım tandırda ekmek pişirirken üşümemek için pardesüyü sırtına giyiyordu. Deli İmran olup bitene yine sessiz kalmıştı.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 12 eseri bulunmaktadır.