DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Masum Buse / Ayşe Ciplioğlu Kaş

Sabahın alaca karanlığında ıslak kaldırımlarla sarmaş dolaş yürüyen gövdesinin tıkırtılı sokak lambalarının altından yürüyüşü ona annesinin masallarındaki heyecanlı anları anımsatıyordu. İnsan çocukken ne çok şeyi dinler ve ne çok şeyi hayalinde canlandırır ve onlara gerçekmiş gibi inanırdı. Anneciği onun masum yüreğinden geçen her düşüncenin mayasını karmış, yoğurmuş ve adeta kıvama getirmişti. Geçmişte yaşananları bir koca sandığa sığdırmak isterdi çoğu zaman. Güzel ve tatlı anıların bitmemesi için ne de dualar etmişti öyle…

Sokaklar insanların şarkılarıdır derdi annesi Şule hanım. İnsanı alevleyen, yakan, hüzünlendiren, neşelendiren, kızdıran, ağlatan, inleten, sindiren, düşündüren güldüren, zıplatan, oynatan, fokurdatan, kıkırdatan hep o şarkılar değil de nedir? O, latif sesli kadınların hep bir ağızdan şarkılarını dinler gibi bakardı pencereden dışarıya. Sokakların soluklarıyla ısındığı anları yakalamak istercesine derin derin bakardı hem de. Sokaklar, düşüncelerin haritalarıydılar ona göre. Yoksa insan kendisinin bu denli kırılgan bu denli alıngan, bu denli mahzun, bu denli mutlu olabileceğini nasıl öğrenebilirdi?

-Ah! dedi ah dünya! Senin benden sökün eden acıların ırmaklarla yarış ediyor ruhumda baksana…

Acıyı tatlıya karan bu yaşam alanında içine çöken hüznü sorguluyordu. İçini tırmalayan o haşin hissiyatı bir kenara atmalıydı artık. Bırakmalıydı kendisiyle çekişen onca acı şeyleri sırtında taşımayı. Cama vuran yağmurun yaramaz taneleri, o şarkılara mükemmel tınıları katan iksirlerdi belki de Bu yağmurun sesiydi yüreğinde yeşeren ve çiçeklenen duyguların nedeni. Evet, belki de oydu ruhunu okşayan o tatlı buse. O masum buseyi içinde kutsamıştı adeta. İnsan ünsiyet ettikçe sevimlileşen varlıkların en güzeliydi o buse sayesinde elbette.

-Ah! Gelsen yine böyle kapalı havalarda sıkılan içimi açmak için sen yine… Anneciğim senin kollarında teselli aramak ne hoş bir takıntıydı öyle!…

Sokağın sonuna doğru adımları yağmur tanelerinin sağa sola savrulan damlacıklarıyla yarışıyor yarışıyordu. Saçlarına doluşan yağmur taneleri boynundan şırıl şırıl gövdesine yayılırken üşüdüğünü hissetmiyordu bile. Çünkü o sarı pembe puantiyeli perdesi olan evin kapısına gelmişti. Orada duraksadı. Dudakları kıpır kıpırdı. Aklından geçenleri biriyle paylaşma isteği dışına vurmuştu ve o güzel sesiyle annesinin sevdiği şarkıyı söylüyordu. Fakat sürati rüzgarı geride bırakan bir esintiyle üstüne boşalan yağmurun gürültüsünden sesini kendisi bile duymakta zorlanıyordu. Oysa sesinin bu canlı tarih dediği sokakta yankılanmasını ne çok isterdi…

Anılarını karanlık odada kaçan uykusunu geri getirmek için başına kadar çektiği yorganı gibi bürüdü başına kadar… Öyle güzeldi ki o günleri yad etmek bir başına… Salkım söğütlü bahçede dedesiyle ninesinin atıştığı vakitlerde ceviz oynarken annesiyle bakışarak bıyık altından kıs kıs gülüşmeleri… Reçelli ekmek yediği arkadaşı yok yok yoktu… Bir zamanlar kan kardeşi Veli’yle o tepedeki fidanlıkta kaval çalıp halay çektikleri günün heyecanı bambaşkaydı… Çünkü o gün evde ayrı bir telaş vardı ve onlar büyüklerden kaçmak için bu fırsatı iyi değerlendirmişlerdi. Evde komşu kızı Fidan’la Ekrem dayısının nişan hazırlıkları vardı. Kadınlar bahçede doluşmuş bir yandan kazanlarda yemekleri bir yandan da sohbetleri kaynatıyorlardı.

O günün akşamında Ekrem dayısı mahalle berberinden parlak bir yüzle, şekil almış saçlarıyla, kral tuvalet lacivert takımıyla göz kamaştırıyordu. Onun gibi bir yakışıklı birini bu köy görmüş müydü acaba? İçinden “hayır vallahi görmedi görmedi…” dedi durdu. Peki ya Fidan? O da dayısından geri kalır değildi. Fazlası vardı eksiği yoktu annesine göre. “Kızı aldık iş bitti. Artık nikaha ya nasip!” diyerek kahkahalar atan bu kadının çakır keyifler gibi içi içine sığmıyordu. O günlerdir beklenen düğün alayını merak ediyordu. Mahalledeki çocukların Veliye onu tamamlayan kafiyeli ismiyle söyledikleri tekerlemeyi duymamak için kulaklarını kapadığı anlar bile üzücü gelmiyordu ona artık. “Ali Veli kırk dokuz elli.”

Mutluluk işte böyle bir şeydi… Kilim kilim içine işlenmiş, düğümlenmiş günleri ne de itinayla sergiledi yağmurlu sokak gezintisinde özene bezene sessizce… Bir tek gözyaşın akmayacak Fidan’ım dedi Ekrem dayısı… “Gelinler hem gider hem de ağlar diyenler boş konuşmuşlar gülüm… Sen güle oynaya gel buyur bu gün bize mahsus gülüm…”

Alkışlarla girdikleri düğün bahçesine daha birkaç adım ilerlemeden ortalığı toz dumana bulayan koca çığlıklar ve bağrışmalar kaplamıştı. Annesi dizleri üzerine çöktüğünde orada kötü bir şeyler olduğuna kani olmuş gözleri sonuna kadar açılmış ve gördükleri karşısında dona kalmıştı. Bahçenin güllük dedikleri kısmında sinsice saklanıp pusu kuran bir grup eşkıya takımı o civan delikanlı, boylu poslu, yakışıklı Ekrem dayısını nişan almış ve kahpece sırtından kurşunlamışlardı.

Olacak şey değildi. Kimdi ona bu kötülüğü reva gören hain? Kimdi onu kalleşçe sırtından vuran alçak kimdi? Onlar gün ışığından nasiplenmemiş ayçiçekleri gibi açmaya hevesli yüreklerdi. Birbirini seven bu iki masumun annesinin deyimiyle dünya muradına eremeden bu felakete uğramaları yürekleri yakmıştı. O günü kara örtülere bürüyen bu yasın yüreklere zehrini yayan yılanlar misali öldürücü acıları unutulacak bir acı değildi. O günlerin derin yaralar gibi hala kalbini kanatması bundandı. Çocuk ta olsa, onun bir kalbi vardı. Onun ellerinden kayıp giden bu sevgi yumağını unutması imkansızdı.

Gözlerini kısmış yağmurla havada genişleyen sis öbeklerinden sokağın başından ona doğru inen silüeti fark etmeye çalışıyordu. Bu uzun boylu, zarif vücutlu kadının hızlı adımlarını takip etmeye başladı. Yaklaştıkça belirginleşen gövdenin ona tanıdık gelmesi doğal mıydı? Bu kadar yıl sonra gördüğü kişi sahiden de o muydu? Yok canım! Daha neler? Bu o olabilir miydi ki? Yani bunca geçen zaman onu öylece dondurmuş gibi olduğu gibi bekletmiş miydi? Bu Allah’ın bir lütfu olmalıydı. Sanki Anka kuşu cana gelmişti. Ya da Ashab-ı Kehf üç yüz yıl sonra uykudan uyanıp günyüzüne çıkmıştı. Elbette kadir Mevla, Ekrem dayısından geriye kalan Fidan’ı da bu kadar zamandan sonraya saklayıp getirmeye de kadirdi. Onu tanımıştı evet oydu vallahi de billahi de oydu… Hem de ta kendisiydi.

Yaklaştı yaklaştı ve tam da burun buruna geldi Fidan’la… Ona diyecek bir şeyler düşündü. Yoktu. Aklında tek sözcük bile yoktu. Diline dökülen onca kelime sanki bir yerlere sökün etmiş ve dönmemek üzere sıvışmıştı ortalıktan. Fidan’ın Ekrem dayısıyla bahçeye girişi aklına ve zihnine tablo tablo yansıyordu. Peki, şimdi ona ne diyecekti? Dayısından sonra onun nerelerde olduğundan neden haberdar değillerdi?

Yaklaşan yüzüne dikkatle baktı. Kendisini doktor muayenesinde hissettirecek kadar inceledi onu. Her yanında gizemli bir görüntü vardı sanki. Garip olan onunda konuşmaktan imtina edişiydi. Acaba dedi. Bu da yeni moda kızlar gibi bana karşın gardını aldı da ilk hatayı yapan ben olayım diye susmaya mı karar verdi?

Elini omuzuna dostça uzattı. O kalıplı cüsseyi yarı be yarı kucaklar gibi oldu. “Fidan yenge gel sana sarılayım hele. Sen Ekrem dayımın yarım kalan sevdasısın. Başımızın da tacısın. Gel seninle o akşam gönlünüzde çırpınan umut kuşunu uçurmaya gidelim. Ne dersin?”

Sessizce düştü yola. Benden önde ve benden hızlı adımlarla ilerliyordu. Gideceği yeri bilen dervişler gibiydi. Hani şu deli mi veli mi olduğu bilinmeyenlerden. Garipti evet. Dilini yutmuş gibi tek kelime etmeden yürüyor hatta uçuyordu yolda. Bizim Veli’yle çıktığımız tepeye vardığında ortadaki mezara attı gövdesini. Mezar taşında “Ekrem” yazılı yere bir buse kondurdu sonrada. Sevgiyle baktığı kara toprağa sitemini atmıştı sırtından. Titreyen bacaklarını pantolonunun dışarıya yansıtması sinirlerini bozdu. İnsan acziyetinden neden sıkıntı duyardı bilemedi. Buralardan gideli hiç zaman geçmemişti sanki. Anı dondurmak mümkün olsaydı keşke. Onunla yan yana omuz omuza gülüştüğümüz, söyleştiğimiz günleri kim nereye götürdü bizden alıp? Ellerim amaçsızca salındı yanlarıma. Boşluk hissi var şimdi içimde. Umduğunu bulamayan bir yürek ne acı yükle dolu içimde. Göğüs kafesimde çırpınan kuşun ümit kuşu olduğunu sanmıyorum artık. O mahpusluğuna ağlayan benim aslında. Ruhumun ıstıraplı ahlarını duyan zavallı benim o.

Az sonra bir kuş sürüsü geçti gökyüzünde koloni halinde. Çığlıkları sanki bir şarkı temposundaydı hepsinin. İçlerinden biri onlara doğru hızla inişe geçmişti. İndi ama ne inişti öyle… Bu alacalı göçmen kuşunun sanki yarım kalmış hesabı vardı biriyle… Gözleri bir şey arar gibi dikizledi çevreyi. Bulamamış gibi kıstı gözlerini. Tünediği kayanın üstünden bize doğru gezdirdi bakışlarını. Mezarın başında ağıt yakan kadına acıyarak baktı. Sızlamaya benzer bir ötüşle yaklaştı bize. Gagasını mezar taşına sürttü. Gagasını her vuruşunda bir başka ötüşü vardı. Bilinmeyen sırları söyler gibi gizemliydi. Sonra nağmeli bir ötüşle çırptı kanatlarını. Hatta bu çırpışın şiddetiyle kanatlarından yere siyahlı beyazlı tüyleri dökülüverdi o anda. Zamanı durduracakmışçasına çığlıksı ötüşüyle yürekleri hoplattı. Ölümün acı sessizliğine ve zamanın insana ettiğine kahırlanmış biri gibi çökertti dizlerini. Sesi kısıldı, kısıldı, kısıldı. Acı bir iniltiyle sona erdi mırıltıları. Başını koyduğu toprak, onu alnından öpercesine sarmaladı. Kuşun son isteğini duymak istercesine kucakladı.

 

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 11 eseri bulunmaktadır.