DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Buda Geçer Yâ Hû! / Ayşe Ciplioğlu Kaş

 

Efendim ülke olarak son zamanlar da dîl hânemiz kabardı da kabardı… Her gelen gün geçen güne fark atan hadiselerle yakmakta içimizi… Bunaldık, daraldık, feveran ettik… Ya Rab yetiş dedik te dedik… Benim aklıma bu güzel söz geldi teselli edici olması hasebiyle… Öncelikle bu sözün köküne indim ve şu bilgilere rastladım. Ekşi Sözlükten “Bu da Geçer Ya Hû” sözünün  “tasavvuf ilminde oldukça sevilen bir vecize ve her şeyin fâni olduğuna dair çekirdek bir söz” olduğuna ve  Mantık’ut-Tayr eserinden Ferîdüdin Attâr’a ait bir öyküye dayandığına dair bir ibareye rastladım.

Eserde şu hikâye geçmekteymiş: Sultan Mahmud’un bir gün tüm vezirlerini toplayıp, bana bir yüzük yaptırın ve üzerine öyle bir yazı yazdırın ki, ona her baktığımda, hüznümü unutup neşeleneyim, neşeliysem hüzünleneyim, düşüneyim” diye ferman etmiş. Vezirler toplanmışlar ve dört bir yana haber salmışlar. Bilge kişilerden, akıl erbaplarından, Arif ve Âkîl kimselerden fikirler almışlar. Sonunda bir gün yüzükle Sultan’ın karşısına çıkmışlar, yüzüğü vermişler. Sultan Mahmut yüzüğün üstüne yazılan bu sözü beğenmiş ve “Tamam işte bu” demiş.  Yüzüğün üzerinde “Bu da Geçer Yâ Hû” yazıyormuş.

Şimdi biz bu sözde teselli arayacağız. Dünyamızı kirletenler var. Biz de onların bu kirliliklerine alte olmuyor değiliz zaman zaman. Öyle bir fitne sardı ki dünyamızı, içimizdeki kötülerle beraber iyiler de ona bulaşmak ta maalesef… İşte savaşların seyri de değişti bir anda. Biz SİHA uçaklarımızla Suriye semalarını doldurduk diye sevinirken, adamlar bir mikropla dünyayı ateşe verdiler. Savaşlarla yıkamadıkları ülkelerin ekonomilerinin dibe vuruşunu izlemekteler şimdi. Kötülük kazanıyor velhasılı şu anda maçı… İyilerin soluğu kısıldı yine…

Suriye kâbusu günbegün tazelerken, orada bir ülkede yıllardır mezalim altında Çin işkenceleriyle inim inim inleyen Doğu Türkistan’lı kardeşlerimizin yarası kanamaktaydı habire… Dünya kör mü kördü bu zulme. Üç maymunu oynamayı yeğleyen ülkelerin söyleyecek sözü yoktu, dillerini kediler yemişti, sus pus oturuyorlardı. Sonunda da olanlar oldu. Bu kadar mazlumun ahı tuttu bir yerlerde birilerinin yakarışı kabul oldu. Bir mikropla dünya alt üst oldu…

Sen misin zulme gözlerini kapayan? Kasıp kavurdu depremlerden korkumuzu unuttuk… Çığ felaketleri, seller, şehitler… Şimdi gidenler gitti… Evlerimizden bizi dışarı çıkarmayan, bize hapis hayatı yaşatan o mikropla başbaşa kaldık. Dabbetü’l-arz ayeti öyle de bir vuku buldu ki… İnsanlara Rablerine inanmadıklarını haykırdı ve kudret ve gücün, hakimiyet ve otoritenin yalnız ve yalnız Allah Teala’ya ait olduğunu ispatladı…

İnsan nefsiyle baş başa kaldı ve sorguladı kendini bu haleti ruhiye ile: “Ben kimim? Bu dünyaya niye geldim? Görevim ne? Nereye gidiciyim? Hesap vereceğim makam neresi?”

Bana verilen bu vicdanın görevi nedir? Bana verilen bu aklın nerelerde ve nasıl kullanılması gereklidir? Aklımla neleri nasıl çözümleyebilirim? Bu Kur’an bana neyi anlatıyor? Aklım beni nereye kadar ve nasıl götürür? Aklımla imanımı nasıl birleştirebilirim? Kur’an ve sünnetle birlikte yürümezsem yolum nereye çıkar? Kur’an ve sünnetin ışığında yürürsem yolum nereye çıkar? İşte bu sorulardan sonra onu cevaplayan ilk sureyi Kur’an ona müjdeler:

“Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla

Hamd alemlerin rabbi Allah’a aittir. O rahman ve rahimdir. Din gününün sahibidir. Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve yoldan sapanların yoluna değil. Amin.” (Fatiha suresi 1-7)

İşte bu yüce satırları hikmetiyle idrak etmeye başlama zamanıdır şimdi. Hamdını Allah’a hasretme zamanıdır. Ceza ve nimet vermeye biricik kadir olana başları eğme zamanıdır. Kulluk ve ibadete sarılmaya geç kalmış olsak bile tövbeye koşma zamanıdır. Sırat-ı Müstakîm yolunu bulma ve ona koşma zamanıdır. Gazap ehlinden ve delalet ehlinden ayrılma ve onlarla mücadele etme zamanıdır. Bu ayetlerle açılan kapılardan girme zamanıdır.

Son yaşanan felaket ve musibetlerden sonra belki de bazıları çaresizliğin anlamını içinden duyumsadı. Mescid-i Aksa’nın önünde namaz kılanların taşlarla kırılan kemiklerinin sızısını hissetti ruhunda… Hindistan’da diri diri yakılan kardeşlerinin ıstıraplarını kavradı… Daha nice mazlumları… Nice öyküleri kendi yaşadıklarıyla örtüştürerek hesapladı. Aklın yolu birdi. Aklın ışığında zamanın tefsiri ve tevili de aşikârdı: “Tedbirler alınacak, tevekkülle hakka sarılarak dualar edilecek… Bu zor ve çetin sınav atlatılana kadar sünnete riayet edilerek karantina kurallarına uyulacak… Bu vebale riayetin de bir ibadet olduğu unutulmayacak…”

Zaman ve mekân kavramlarının önemini yitirdiği zamanları araladı ve oralardan bir yerden fışkıran lavlar arasından bir aksakallının bu tevekküle açılan kalbiyle sunduğu yazıyı ona uzattığı yüzüğün kaşından okudu: “Bu da Geçer Yâ Hû!”

 

 

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 10 eseri bulunmaktadır.