Ruhun Demirlediği İlk Liman: Ocak, Sıla ve Memleket / Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Kaş

Dünyada insanı en çok ne mutlu eder? Altınlar, şöhretler ya da bitimsiz maceralar mı? Hayır. İnsanoğlu için huzurun alfabesi, o ilk “anadan düştüğü toprakta” gizlidir. Eskilerin dediği gibi; insan vatanında aziz, gurbetinde ise dilsizdir. Ocak sadece bir ateşin yandığı yer değil, ruhumuzun ilk mayalandığı, şahsiyetimizin ilk harcının karıldığı mukaddes bir sığınaktır.
Ancak kader bazen insanı firaka mahkum eder ve öz yurdundan ötelere savurur. Altın kafese konan bülbül misali, en görkemli saraylarda bile içimizdeki o bitmek bilmez feryat yükselir: “İlla vatanım, illa vatanım!” Gurbet, sadece kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildir; insanın kendi kokusundan, kendi sesinden ve kendi hatıralarından sürgün edilmesidir. Bu sürgünlük hali, edebiyatın ve müziğin en bereketli, ama bir o kadar da en yaralı damarıdır. Yürekte kabuklandıkça özlem ateşi yükselir…Daha da küçükse de daha da eskiyse de o diyarlar onun malıdır, canıdır nihayetinde…Onun kollarında geçen şefkatli günler az da olsa bereketlidir, şifalıdır, şefkatlidir, yaban ellerden bambaşkadır sokakları, hatta belki taşları…Unutulmaz o yüzden dostlarla geçirilen anıları, lakırdıları inci taneleri gibi gönül tavanında asılıdır. Işıltısıyla yürek canlanır demlenir neşeyle…
Bazen de düşlere girer memleket sevdası. Bir şairin yorumuyla daha da tatlanır:
Bakın, Cahit Sıtkı Tarancı o meşhur dizesinde nasıl bir hasretin fotoğrafını çeker:
“Memleket isterim / Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun…”
Tarancı için memleket, sadece bir toprak parçası değil, bir teselli makamıdır. Ocağından ayrı düşen insanın içini karartan o gurbet karanlığı, Cahit Sıtkı’da bir “çocukluk cennetine” duyulan özlemle birleşir. Onun mısralarında memleket; kuşların uçtuğu, çiçeklerin dert bilmediği bir huzur iklimidir. Gurbetin efkarı bastığında, onun kalbi hep o sükunetin hüküm sürdüğü çocukluk ocağına doğru kanat çırpar.
Hasretin İrfan Mektebi: İrec Mirza’dan Yahya Kemal’e
Hasretin dili her coğrafyada aynıdır ama İran’ın duru sesi İrec Mirza, bu aidiyet duygusunu sadece bireysel bir sızı değil, toplumsal bir “irfan mektebi” olarak görür. Mirza, vatanı bir anne şefkatiyle özdeşleştirirken, bu sevdanın çocukluktan başlayan bir “ders” olduğunu hatırlatır.
İrec Mirza ve “Gurbet” güncesinde meramını herkese duyumsatarak yalın bir acıyla anlatır.
Sınırların ötesine, İran’ın o duru ve içten sesi İrec Mirza’ya kulak verdiğimizde ise hasretin dilinin ortak olduğunu görürüz. İrec Mirza, o kendine sade ama taklit edilemez üslubuyla, vatanın bir anne kucağı olduğunu hatırlatır bize. Onun için sıla, sadece dönülecek bir yer değil, insanın “aslına” rücu etmesidir. İran edebiyatının bu samimi kalemi, gurbeti insanın içini yakan bir duman gibi betimler. O duman üstümüzde tüttükçe, gözümüzden gönlümüze akan yaşlar memleket sevdasına yakılan birer türküye dönüşür.
Vatan Sevgisi (Hubbü’l-Vatan) Türkçe Çevirisi:
Bizler bu irfan mektebinin çocuklarıyız, Hepimiz İran’ın o tertemiz toprağındanız.
Vatan yolunda hepimiz kardeşiz, Bedenle can gibi birbirimize şefkatliyiz.
Milletlerin en şereflisi, en asilisiyiz biz, Kadim devirlerden kalan yadigârız hepimiz.
Vatanımız bizim annemiz sayılır, Bizler vatan sevdalılarıyız.
Şükrederiz ki, daha çocukluktan beri, Vatan sevgisi dersini okuyup ezberledik.
Mademki vatan sevgisi imandandır, Şüphesiz bizler de iman ehliyiz.
Eğer vatana bir düşman yönelecek olsa, Canımızı ve gönlümüzü karşılıksız feda ederiz.
İrec Mirza’nın bu mısraları, vatanı sadece bir toprak parçası değil; bir mektep, bir anne ve imanın bir parçası olarak yorumlar…Özellikle “Vatan sevgisi imandandır” (Hubbü’l-vatan mine’l-îmân) hadisine yaptığı vurgu, bu sevdanın manevî köklerini de göstermektedir. Vatan, bilginin mekânı, mektebi olmuş, her harf öğrettikçe bereketlenmiş, taçlanmış ve ileri gitmiştir. Vatan, çocuklarına emek çeken bir ana rolüne bürünmüş ve onu yetiştirmek için şefkatle sarmalamıştır.
Bu irfan mektebinin Anadolu’daki yankısı ise Cahit Sıtkı Tarancı ile çocuksu bir barış hayaline, Yahya Kemal Beyatlı ile de devasa bir medeniyet aşkına dönüşür. Tarancı, “ne başta dert, ne gönülde hasret” olan bir memleketin düşünü kurarken; Yahya Kemal, İstanbul’un bir semtini sevmeyi bir ömre bedel sayar. Onun kaleminde vatan, içinde ebedi bir rüyaya dalınacak “gönül tahtı”dır:
“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”
İrec Mirza vatanı bir “anne” olarak tanımlayıp varlığını o varlığa bağlarken, Yahya Kemal o annenin kucağındaki ihtişamı, tarihsel sürekliliği ve efsunlu güzelliği şiirleştirir. Onun için vatan, “en hoş ve uzun rüyada” yaşar gibi içinde nefes alınan, ölündüğünde ise bağrında huzurla yatılan bir mukaddes mekândır.
Türkülerin Dumanlı Özleyişi
İnsanı alıp başka diyarlara götüren şarkıların, türkülerin kastı da budur işte. Gözün gönle aktığı zamanları anılarında biriktiren yazarların derdi hep bu hasretten beslenmiştir. Memleket sevdasına yakılan bir türküyle ağlamak, basit bir hüzün değil, en insani duyumsamadır. O “efkar basması” denilen hal, aslında ruhun kendi ana karasına çarpan dalgalarının sesidir.
Gel de bu dumanı üstünde tüten özleyişlere, her biri bir coğrafyanın mührü olan şu sâdalara kulak verme:
- Harput’tan Bir Feryat: “Kar mı yağmış şu Harput’un başına / Kurban olam toprağına taşına…” diyerek başlar o yanık hava. Harputlu için vatan, taşına toprağına kurban olunacak kadar azizdir; gurbet ise o karlı dağların ardında kalmaktır.
- Urfa’nın Bağrından: “Urfalıyam ezelden / Gönlüm geçmez güzelden…” Urfa türküsünde memleket, sadece bir aidiyet değil, bir “ezel” meselesidir. Ruhun dünyadaki ilk durağı ve vazgeçilmez sevdasıdır.
- Erzurum’un Huma Kuşu: “Huma kuşu yükseklerden seslenir / Yar koynunda bir çift suna beslenir…” Erzurum’un o vakur ve dumanlı havasında gurbet, yükseklerden seslenen bir kuşun kanadında taşınan ayrılık acısına dönüşür.
- Sivas’ın Yollarında: “Gurbet elde bir hal geldi başıma / Ağlama gözlerim Mevla kerimdir…” Pir Sultan’ın dilinden dökülen bu ezgi, Anadolu insanının gurbetteki o dilsiz ve boynu bükük ama tevekkül dolu halinin en berrak özetidir.
Gurbetin içimizi karartan dumanı altında bizleri ayakta tutan şey, o dumanı üstünde tüten “ocak” özlemidir. İster Tarancı gibi bir düş kuralım, ister Mirza gibi bu sevdayı imanımızın bir parçası kılalım, ister Yahya Kemal gibi bir semtine ömrümüzü verelim; hepimiz aslında aynı tozlu mektebin çocuklarıyız. Çünkü insanoğlu ne kadar uzağa giderse gitsin, pusulası hep çocukluğunun ocağını, ruhunun sılasını ve nihayetinde huzur bulacağı o aziz toprağı gösterir.
Sevdası yürekleri titretir ve o demde bizim de dilimizden öyle bir aşkla duygular dile gelir:
Memeleketim
Seninle büyüdü düşlerim
Senin toprağında açıldı gözlerim
Senin bağrına atılır gün gelir naçiz bedenim…
Azizler diyarısın Elaziz namlı memleketim
Benim güzel memleketim…


ne kadar içten güzel bir yazı.Yüreğinize sağlık
çok güzel .. soluksuz okudum. Rabbim CC senden razı olsun sağolasın ablacığım. Hümiş dinledi ben okudum. Sen yaz biz keyifle okuyoruz.