DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Gardrop / Aysel Raife Akkanat

    Güneşin ilk ışıklarıyla odasının kapısını açtım. Kızım derin uykudaydı. Odası da bir hayli karışık. Yine bezgin bir ruh haliyle başımı iki yana sallayarak etrafı toparlamaya başladım. Tam o anda dolabından sarkan örtüye ilişti gözüm. Örtü annemin kendi elleriyle işlediği bir parçaydı. Yere diz çöküp, örtüyü elime aldım.

     Başımı kaldırdım, karşımdaki dolaba baktım. Kızım da benim gibi eski eşyalara meraklıydı. Onu annemin evinden getirip, odasına koymuştuk. Ne de sevmişti ilk günlerde bu dolabı. İki kapılı, kapağın birini açınca iki çekmecesi olan minicik bir gardrop. Kapakları bombeli, ahşap, içlerine de annem elleriyle işlediği örtüleri koyardı. Kızım da aynı örtüleri kullanmayı tercih etmişti. Bununla birlikte bir süre sonra bıkmıştı bu dolaptan, her seferinde eşyalarının sığmadığını söylüyordu.

   Bir an gözüme önüne, annemin dolabının önünde duruşu geldi. Aynı dolaba tam karşıdan vururdu güneş o odada. Büyük geniş camlar, yerlere kadar değen açık renk kolalı tüller. Duvara dayalı dar bir karyola üzerinde simle işlenmiş açık renk yatak örtüsü. Değil üzerine çıkıp zıplamak, içeri girip dokunamazdık bile. Her şey oldukça düzenli ve dokunulmaz. Kolalı danteller, az ama temiz düzenli eşyalar. Bununla birlikte biz de çocuktuk neticede üç kardeş sessizce bir kenarda oyunumuzu oynardık.

   Hani o küçük kızların annesinin giysilerine hayranlık duyduğu yaşlardaydım ben de. Topuklu ayakkabılarını giyip, evde tıkır tıkır dolaştığı yaşlar. Ne güzel elbiseleri vardı hatırladığım. Doreli, kadife, çiçek desenli. Sahi düşündüm de benim annem gibi çiçek desenli elbiselerim olmamıştı hiç.

  Bir bayram sabahı geldi gözümün önüne. Babam her zaman ki gibi uzun yoldan gelmiş, annem de terziden aldığı elbisesini duvardaki resmin üzerine asmıştı. Ben koşarak babama: “Baba bak! Annemin elbisesi” demiş, sandalyeye çıkıp elbiseyi indirmeye çalışırken, resmi düşürüp kırmıştım. Sonra da anneme bayram günü iş çıkardığım için çok üzülmüştüm. Babam da benim üzüldüğümü görüp, anneme dönerek: “Dolaba assaydın ya onu.” demişti.

  Babam… Nasıl özledim seni. Her şey dün gibi. Daha dün çantamı düzenleyip defterlerimi kaplıyordun. Neredesin şimdi? Ellerim gayri ihtiyari dolabın içinde gezindi. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. “Seni çok özledim baba.”

   Annem elbiseyi askısıyla tutup dolaba, diğer elbiselerinin yanına asmıştı. O iki kapılı dolabın biri babama diğeri anneme aitti. Düşünüyorum da o kadar çok gibi gelirdi ki annemin elbiseleri o zamanlar. Oysa şimdi kızımın eşyalarının bir bölümüne yetebiliyor sadece.

    Sonra farkında olmadan çekmecelere uzandım. Yerde dizlerimin üzerinde. Annemin mini eşarplarının durduğu çekmecede, kızımın darmadağınık aksesuarları duruyor. Ayağa kalktım. Diğer dolabın kapağını açtım. Babamın takım elbisesi, paltosu ve gömleklerinin asılı durduğu bölümde yine kızımın eşyaları.

  Oda aynı oda değil. Denize doğru bir pencere ve karşı duvarda balkona açılan bir kapı. Aydınlık ferah bir oda. Eşyalar modern, tek ortak yanı bu dolap. Yıllar öncesinden bugünlere meydan okurcasına kurulmuş, uyum sağlamış, başı dik yukarıda, “ben hala varım” der gibi. Annemin evindeki hatırladığım sararmış bir oda profilinin içinden çıkmış. İçindeki eşya ile değişmiş, dönüşmüş, aydınlanmış.

 Dolabın kapaklarını kapattım. Uyuyan kızımı öptüm. Bugün annemin yanına gidip ona sarılacağım.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 2 eseri bulunmaktadır.