DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Manevî Hastalıklarımız / Fâik Kumru

Eski zamanlarda eski insanlar (eskimeyen eskiler), bir hakîkati göstermek, bir gerçeği anlatmak, onu akla yaklaştırmak ve zihinde bir resmin oluşmasını sağlamak için temsillere başvurmuştur.

Bundan mülhem, temsil bu ya;

“Cehennemdeki her kazanın başında bir zebânî varmış, ancak Türklerin bulunduğu kazanın başında bir bekçi yokmuş.

Sebebini merak edip sormuşlar:

Cevâben; onlardan biri yukarıya tırmanmaya koyulur ve tam yukarı çıkacak iken, içlerinden bir diğeri onu paçasından yakalar, tekrar aşağıya çeker ve böylelikle yukarıya çıkmasına engel olur.

Bu nedenle, o kazanın başında bekçi bulundurmaya gerek yok, denilmiş.”

Anlatılan bu temsil bir hakîkat olsun veya olmasın, bizi târif etmesi açısından çok önemli bir tespittir. Ancak bu temsili, bütün bir topluma ve onun bütün fertlerine teşmil etmek ve yaymak elbette isâbetli bir bakış açısı değildir. Ama bir gerçeği de göz ardı edemeyiz.

Yani birbirimizi çekememe, birbirimizi aç kurtlar misâli parçalama ve yok olmaya mahkûm etme, millet olarak bizi yiyip bitirmeye yetiyor ve artıyor. Adına haset dediğimiz bu yaman mı yaman hastalık, sosyal bünyemizi ve bütünümüzü mecalsiz bırakıyor.

Ne yazık ki bu haset hastalığı bizi biz olmaktan çıkarıyor, insanımızı değişik sınıflara ve kamplara ayırarak bir araya gelmemize çok büyük bir mânia ve engel teşkil ediyor. Herkesin diline pelesenk olmuş, “bizim bizden başka dostumuz yok” derken, nasıl oluyor da birbirimizi hemencecik boğazlamaya bu kadar iştihâ ve arzu ile doluyoruz. Îzâhı öyle zor bir hâl ki anlatmak ve anlayabilmek hakîkaten çok zor.

Buradan hareketle, karşımıza iki önemli kavram ve hassasiyet arz eden iki ayrı konu çıkıyor; gıpta ve haset. Gıpta ile haset arasında öyle ince bir çizgi var ki çok dikkat edilmesi gerekiyor.

Gıpta; bir insanda bulunan güzel bir hasletin, malın, mülkün, daha geniş bir zâviyeden bakacak olursak, maddî veya manevî anlamda bir güzelliğin kendisinde de olmasını dilemek ve istemektir.

Haset; yukarıda sayılan bu güzelliklerin bir insanda bulunması adına, nasıl olur, onda var da bende yok. Madem bende o güzellikler yok, onda da olmasın, demektir. Bir insanda bulunan maddî manevî kazanımların tamamen sıfıra inmesini dilemektir, yani o kadar çirkin bir haslettir.

Birincisinde ilgi ve heves duyma, ikincisinde ise yok olmasını dilemek isteği alenen sergilenmektedir. Nihâyetinde bu haset virüsü, böylesine toplumu ifsat eden, çürüten, kokuşmasının önünü açan dermansız bir illet, hastalık ve derttir.

Eskilerin ifadesiyle, içtimâî bünyeyi kemiren bir illet ve hastalık olan hasedin sonu hasârettir, yokluktur ve bütün bütün yok oluştur, insanî yanımız adına ne varsa.

Bu hastalık, toplumun hemen hemen her tarafına ve her yanına sirâyet etmiştir, özellikle günümüzde. İster okumuş yazmış münevver/aydın kesim, isterse avam/halk tabakasından bir zümre olsun, bir insan, vicdanının sesini kısmışsa, ar ve edebini yitirmişse çok rahat bir şekilde bu haset çukurunun içine düşebiliyor.

Çekememezlik, aşırı kıskançlık, nefret, dedikodu, gıybet, empati (diğergâm) hissinin oluşmaması, en ufak fırtınada bütün gemilerin yakılması, elinde feneri olmadan yola çıkan cehâlet, kafası kuma gömülü deve (cüce) kuşları, arsız, nursuz, hırsız, edepsiz, müptezel, lümpen, madrabaz, sahtekâr, yalancı, yobaz vesâire, bu çirkin sıfatları taşıyan ve bu virüslerle vücûdu istîlâ edilmiş o kadar çok insan var ki hepsini kara bir çerçeveye sığdırmak ve görünmez kılmak oldukça zor.

Ve ne yazık ki husûsiyetle günümüzde, bu insan müsveddelerinin elinde inleyen, maddî ve manevî muhtelif hastalıklara mâruz kalmış zavallı bir toplum ise iki gözü iki çeşme.

Karşımızda duran ve beraber yaşamaya mahkûm olduğumuz bu güruh; zihinleri büyülenmiş, akılları esir alınmış, geleceği üç kuruşa peylenmiş, okuduğunu anlamayan, ne konuştuğunu hiç mi hiç bilmeyen, baksa dahi görmesini beceremeyen kör, sağır ve dilsizler topluluğu.

Hasta bir toplumla ve bu hastalıklarla mâlûl bir efkârıumûmiye/kamu oyu ile karşı karşıyayız ve aynı evi (memleketi) paylaşmaktayız. Bu kitle öyle bir kitle ki hasta olduğu hâlde bu hastalığı anında reddeden, illetin teşhîsi konulmuş olsa bile bunu kabul etmeye asla ve asla yanaşmayan, yanlışını hep doğru kabul eden, iki gözü de bu dünyadan başka bir âlemi görmeye yanaşmayan âvâre bir mütrefin yığını.

Hekim tavsiyesini kendine yapılmış en ağır hakaret kabul eden bir anlayış, şahsına sıhhat bulması amacıyla reçete sunan birine düşmanlık besleyen bir zihniyet ve şifa dileklerine küfürle mukabele eden bir câmiayla/toplulukla nasıl bir araya gelinebilir veya bir sohbetin yumuşatıcı iklimine nasıl çekilebilir?

Bu mesele öyle girift/karışık bir hâle gelmiştir ki Lokman Hekim’i dahi âciz bırakabilir, zannımca. Bu yaraya hangi merhem şifâ sunar, ona da şu dünyânın mümbit ve bereketli toprakları bile çâre değil.

Yine de bu konuda asla yeis batağına düşmeden yola koyulmak, yorulma bilmeden yürümek, gönülden gönle akabilmek, gönül yoldaşı olabilmek/bulabilmek, insan merkezli yaşamak ve düşünebilmek, her olaya ve her insana “güzel bakmak” kaidesinden hareketle, sâlim düşünebilen güzel yürekli insanlar, bu azgın güruhtan âzâde olarak sâhili selâmete ve huzûra yelken açabilir.

Aslında zor gibi görünen bu denî ve aşağılık hislerin yanında, birçok güzel yanımızın (bizi biz yapan; örf, âdet, anane, müzik, edebiyat vesâire) içesiye yaşandığı, hayata geçirildiği ve insan karakterinin bir yanı hâline getirilebildiği takdirde aşılmaz gibi duran nice meselelerin çözüldüğü de bir gerçektir.

“Ben” yerine “biz” duygusunun gönüllerimizi sardığı, tebessüm eden yüzlerin çoğaldığı, merhaba diyen dillerin bülbül misâli şakıdığı, cömert ellerin tokalaştığı, yürekli iki bedenin musâfaha/tokalaşma yaparak kucaklaştığı samîmî bir atmosferde ve tavşan kanı bir bardak çayın eşliğinde güzel günlere ulaşabilmek, bütün meselelerin halli adına.

Yeter ki asgarî müşterekler, âzamî bir şekilde dile getirilsin.

Can uçarsa düşer pâye

Heyben boşsa sarıl sâye

Güzel çirkin hepsi gitmiş

Dünya handır olmaz gâye

En nihâyetinde şu fânî âlem bizim değil ve bu garib handa bizler sadece bir misâfiriz vesselâm.

03 Ağustos 2019

Eskişehir

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 11 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları