DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Boşluğa Bir Mektup / Fâik Kumru

             Yürümekte olduğumuz ömür yolunun kilometresi uzadıkça, kazandığımız değerler için minnet duymakta lâkin aynı zamanda yitirdiğimiz güzel günlerimize de birbiri ardına ayrılık gazelleri yakmıyor muyuz? Hepsi geçip gidiyor ardına bile bakmadan. Dönüp arkasına bir vedâ mâhiyetinde bir el bile sallamadan. Ne kadar acı veriyor, değil mi?

Bir zamanlar o anları beraber yaşıyorken şimdi o senden geriye düştü ve sana ulaşamayacak kadar arkada kaldı. Geriye dönüp yakalama şansın olmadığı gibi, onun da tekrar sana gelmesi ve elinden tutması mümkün değil. Yani gönül rızası alınmadan yapılmış mecbûrî bir ayrılık gibi, acı biber tadında. Ne kadar zor oluyor bu ayrılıklar ve bu kederler.

Yaşanan yılların ve geçen günlerin akışı içinde, hayatımızdan nelerin koptuğunun ve neyi ne kadar yaşadığımızın farkına bile varamıyoruz. Ardı sıra ciğerimizden kopan ahlar ve vahlar geliyor. O kadar çok arzu ediyoruz ki aynı hâtıraları yaşamayı ve aynı duyguları hissedebilmeyi. Bazen tek başımıza iken gözümüzden yaşlar süzülebiliyor. Gözümüzden dökülen gözyaşları vicdan sahibi olmanın, kadir kıymet bilmenin ve yaşananların değerini anlamanın alâmeti değil mi? İnsanın içindeki hisler coşmasa, insanî değerlerden bahsetmek sizce mümkün mü?

Bir insan, insanî değerleri hissedemiyorsa, bu hâl, insan bünyesinde yozlaşmayı da beraberinde getiriyor. Geçen seneler her insanda bazı duyguların tesirini artırırken, bazılarının da tesirini sıfıra indirmiyor mu? Keşke yaşadığımız her şeyi en güzel mânâda hayatımıza tatbik edebilsek, uygulayabilsek.

Hayatımızdaki ufak tefek menfîlikleri, olumsuzlukları bazı zaman değil de çoğu kere görmezden gelebilir miyiz? İsterseniz bu duruma pembe hayal kurmak deyin ama bir an için insana huzur vermesi ve mutlu etmesi sizce iyi olmaz mı? Güzeli yakalamak adına hayatımızı böyle sorunlar yumağı değil de sıra sıra sorular halinde kendimize ve karşımızdakilere hiç çekinmeden ve rahatsızlık duymadan/duyurmadan sorabilseydik.

Heyhat, ne çare ki bunların hiçbirini yapamadık. Sonra dönüp hem kendimizden hem de karşımızdakinden şikâyet edip durduk. Ne faydasını gördük diye kendimize sorsaydık, kocaman bir hiçin elimizde kaldığını görebilirdik. Bu hâlimize bile bakmak için cesaretimiz yoktu.

Kendimizi ve sevdiklerimizi yalnızlık ve çâresizlik girdâbına bilerek ve isteyerek attık. İçinden çıkamayarak boğulduk, kendimizi kaybettik, sevdiklerimizi yitirdik ve acılarımız katmerleşti. Her gün mâzi tarafına dönerek söylediğimiz keşkelerin sayısı arttı ancak bunları kendimize îtiraf edemedik.

Sâhi, îtiraf edebilme cesâreti gösterebilseydik, neyi kaybederdik? Aslında hiçbir şeyi kaybetmeyecektik, aksine birçok iktisâbı ve kazanımları elde edecektik. Kendi yanlışlarımızı düzeltecek, sevdiklerimizi kırmayacak ve kaybetmeyecek, özür dilemesini, gönül kazanmasını ve yüzlerimizin tebessüm etmesini gerçekleştirebilecektik.

Biz, başkalarına kaybettirmeyi alışkanlık hâline getirdiğimiz vakit, aslında kendimize kaybettirdiğimizi anlayamayacak kadar körleşiyorduk. İnsanî tarafımızı bilerek ve isteyerek öldürüyor, harakiri yapıyor ve gönül güzelliğini görmezden gelebiliyorduk.

Bunun yanında, dünya, her şeyini paylaştıracak kadar hem âdil değil hem de insanın ömrü bunu elde edebilecek kadar uzun değil. Dünyanın ardından ne kadar koşsak da hızlı bir maratoncu misâli bizi kendine yaklaştırmıyor. Herkese ve bize verilene gönülden râzı olmadığımız anda hem kendimizin hem de başkalarının ağlamasına ve huzursuz olmasına sebep oluyoruz.

Siz, mahzun bir gözün bakışını yakaladınız mı hiç? O bakış öyle bir derinlik ifâde eder ki en büyük okyanus bile onun yanında sığ kalır. Neden mi? Çünkü ufacık bir göz, içine aldığı o sûretleri ve o resimleri hiçbir şey içine alamaz. Yani o kadar enginliğe ve büyük bir hacme sahiptir. Koskocaman âlemleri içine alabilir. Kaç gigabayt görüntü sığar o gözlerin içine, asla hesap edemeyiz ve âciz kalırız.

Bir gönül, kaç ton yükü kaldırabilir? En âlâ kantar da olsa bu yükü tartması imkân hâricindedir. Buna mukabil tartıya gelmeyen bir gönül, ufacık bir sözün altında kalır ve ezilir. Keza bir göz de ufacık bir kirpiği kaldıramaz ve perdesini hemencecik indiriverir. Sonsuz bir istîab hakkına sahip olmalarının yanında, bir o kadar da şeffaf ve kırılgandırlar. Velhâsıl her şeye güzel bakmak, her şeyde güzeli görebilmek, güzel düşünebilmek ve güzel bir hayat sürebilmek en kıymetli bir hazîne olsa gerek.

Bazen çoğu şey ters orantılı bir şekilde karşımıza çıkıyor ve bakışlarımızı bulandırıyor. Keşke her zaman gözlerimiz gülse, yüzümüz tebessüm etse ve her şeyi olması gerektiği gibi güzel bir biçimde yaşayabilsek. Kimseyi üzmeden, kırmadan ve gönülleri incitmeden kucaklaşabilecek bir atmosfer oluşturabilsek.

İki çift sözü bir kitap çapında konuşabilecek kadar gönüllerimiz geniş olsa. Hepsini temenni etmekle beraber, bu işleri hayata geçirebilecek bir yüreğe sahip olabilmek her yiğidin harcı olmasa gerek. Toz pembe bir bakış zâviyesi denilse de bu güzelliği inşâ etmeye, hayatı kucaklamaya ve güzel bir dünya kurmaya değmez mi?

Her canlının ve her eşyanın ölmeye, çürümeye ve kokuşmaya mahkûm olduğu bu âlemden ne bekliyorsun. Nihâyetinde;

Şu fanî dünyaya bir merhaba
Bir de hoşça kal diyeceksin
Ne malı mesut eder
Ne de varı doyurur

11 Ağustos 2014
Ankara

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 9 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları