Fatih’te ve Fethin Yıldönümünde / Mehmet Asıf Işık

İslâm tarihinde Hendek diye de bilinen, müşriklerin Medine’yi kuşattıkları o zorlu Ahzap Savaşı oldukça çetin şartlarla yaşanmıştı. Savaş öncesinde, Selman-ı Fârisî’nin önerisiyle, şehrin müdafaası için atların bile atlayarak geçemeyeceği geniş hendekler kazılıyordu. Sahabe açılan hendeğin birindeki oldukça sert ve heyulâ gibi koca bir kaya kütlesini baltalarla kıramıyordu.
Durum Hazreti Peygambere (sav) bildirildi. Peygamber Efendimiz eline aldığı baltayla “Ya Allah” diyerek kayaya vurduğu ilk darbeyle o sert kaya önce yarıldı, ikinci ve üçüncü darbelerle parçalanıp ufalandı.
Hazreti Peygamber (sav), her darbe sonrasında, açlıktan midelerine taş bağlamış olan sahabeye ileride gerçekleşecek birer fethin müjdesini vermişti: İran, Şam ve Yemen saraylarının anahtarlarının kendisine gösterildiğini ve bunlara ilâveten ayrıca “Belde-i Tayyibe” (Güzel Belde) Konstantiniyye’nin fethedileceğini de.
Ne tuhaf değil mi? Açlığını bastırmak için midelerine taş bağlamış ve şehirlerini savunarak ölüm kalım mücadelesi veren insanlara o zor şartlar altında hayâl bile edemeyecekleri müjdeler veriliyordu. Fakat bu müjdeler kendinden konuşmayan, ancak vahyedileni veya bildirileni söyleyen Peygamberin dilinden dökülüyordu…
Peygamberin kutlu müjdesi sekiz asır sonra 29 ayrı fetih teşebbüsünün sonuncusu olan milâdi 1453 senesinde, 53 gün süren bir kuşatmanın ardından 29 Mayıs günü gerçekleşti. Fetih ordularına kimler katılmamıştı ki; Peygamber müjdesine mazhar olmak için şarktan garba kadar, İslâm’ın her yurdundan, her beldesinden “Ne güzel asker, ne güzel ordu” övgüsüyle şereflenmek için. Bunların içinde nice veliler, nice âlimler, nice evliyalar vardı. Bugün pek çoğunun kabirlerine İstanbul’un pek çok yerinde hâlâ rastlanmaktadır. Tafsilâtı tarih ve şehrengiz kitaplarındadır.
Geçen hafta İstanbul’un fethinin 573. yıldönümüydü. Bayram münasebetiyle geldiğimiz vazgeçilmezimiz baba ocağı ve rûhumun şehri İstanbul’un Fâtih ilçesinde bayram sabahından itibaren doyumsuz mânevî hazlar yaşadım. Bayram sabahı kılınan namazın ardından, maharetli hanımlarımızın hazırladıkları güzel ve lezzetli Bayram yemeği, sonra âile efrâdıyla bayramlaşmalar, yakındaki eş dost ziyaretleri, uzaktakilerle telefon görüşmeleri bayram sevincinin güzellikleridir.
Ancak, bayramın sevinç ve heyecan coşkusunu zirveye çıkaran, âdetâ kadayıf üzerine kaymak katılmış lezzetini veren, cuma namazını Fâtih Câmisi’nde kılmak oldu. Cuma namazı öncesinde İstanbul’un fethiyle bir çağ açıp yeni bir çağ açan cihangir bir Fâtih’in ve onun fetih ordusunun şehit ve gâzilerinin ruhlarına ithâfen, fethin milâdî târihi adedince okunan 1453 hatm-i şerifin duâsı yapıldı. Bu ihtifalde fem-i muhsin kâriler (Ku’an’ı güzel okuyan hafızlar) mevlid ve aşr-ı şerifler okudu.
Cuma namazından sonra Peygamber müjdesine nâil olan “Ne Güzel Komutan” övgüsünün muhatabı Ebu’l Feth Sultan Mehmed Han’ın kabrini ziyaret etmek istedim. Fâtih’in türbesine doğru giderken bir mehter takımının câminin sağ tarafındaki giriş kapısının geniş basamaklarında sıralandığını görünce verecekleri konseri biraz seyredip dinlemek istedim.
Bu mehter takımı meğer ülkemizde okuyan yabancı uyruklu üniversite öğrencilerinden kurulmuş. Daha önce emsali görülmemiş bir mehterân heyetiydi ve gâliba böylesi ilk defa oluşturulmuş. Mehterbaşı Nijeryalı, Osmanlı Devleti’nin üç hilâlli sancağı elinde tutan Sudanlı, cura denilen küçük davullardan biri bir Özbekin, diğeri bir Malilinin omuzuna asılıydı. Nekkâreye bir Somalili elinde tuttuğu çubuklarla vuruyor, zil bir Kosovalının, Çengen ise bir Kırgızında, kös denilen iki kocaman davula vuran tokmaklar bir Arnavut’un elindeydi. Zurnalara üfleyen nefeslerin biri bir Kenyalının diğeri ve diğerleri bilmem ki nereli ve hangi millettendiler. Bu öğrenciler, câmiden çıkan cemaati ve bu özel merasimi seyre gelen cemaat dışındaki kalabalık bir topluluğu coşturan marşları çalıp coşkuyla seslendirdi.
Görüntü tam da üç kıta ve yedi iklime hükmeden Osmanlı Türk’ünün İslâm birliği mefkûresinin ete ve kemiğe bürünmüş hâlini, yeryüzü müslümanlarının bir kaç asırdan beri gerçekleşmesini beklediği müstakbel birlik ve beraberliğinin, hayâllerde yaşatılan ümit ve rüyasının temsilini andırıyordu.
Bu genç mehter birliğinin ardından aynı mekânda Fâtih ve Eyüp Belediyelerinin esas Mehter Bölüğü ile nöbet değişimi yaptı. Usta bölük Fetih Marşıyla başladıkları konserde Estergon Kalesi, Tuna Nehri, Neslin Baban Ceddin Deden, Allah-u Ekber Türkler Geliyor ve nihayet Hücum Marşlarıyla konseri dinleyenlere mâzimizdeki şanlı zaferlerin göğüs kabartan neşvesini hissettirdi.
Bizim mehterânımız belki de dünyanın en eski askerî bandosudur. Asırlar boyunca ordunun önünde, askerin savaşma azim ve gayretini coşturan marşlarla cesaretini arttırıp heyecanına kuvvet veriyordu. Zurnası, düşmana İsrafil’in üflediği sûr gibi korkuyu, dosta düğün bayram sevinci, kösü döven tokmağın gümbürtüsü düşmanı titretip dosta emniyet ve güven veriyordu. Mehterânın bu coşkulu sesi bir zaman susturulmuştu. Fakat, şükürler olsun ki artık ecdadın mirası olan zafer marşlarımızı biz başkalarıyla, beldeleri uzak yakın din-iman kardeşlerimizle ve gönüldaşlarımızla beraber söyler olmuşuz. Ne güzel…
Allah-u Ekber Türkler Geliyor!” marşı okununca hem sözleri hem heyecan veren tüyleri ürperten heybetli icrası hatırıma, içindeki her dilden, her iklimden, bütün etnik aidiyetlere mensup olanlarla beraber Türk Milletinin i’lâ-yı kelimetullah uğruna, nâm-ı Celil’i yüceltmek için seçildiğini hatırıma getirdi. Hazreti Peygamberin (sav) şerefli sancağını asırlarca taşıyıp dalgalandırmak bu necip millete nasip olmuştu. O mübârek vazife bugün hâlen bu milletin omuzlarındadır. Tarih o şanlı bayrak ve sancağın tekrar bu milletin eliyle yükseltileceğine şâhit olacaktır inşallah. Meşhur sözde denildiği gibi, “Bayrak düştüğü yerden yükselecek.”
Mehter konserinden sonra Fâtih Sultan Mehmet Hân’ın türbesini ziyaret ederek onun, şanlı ve övülmüş askerlerinin ruhlarına fâtihalar okuyup ziyaretimizi yine kabirleri Fâtih’teki Malta semtinin ara sokaklarının birinde olan Buhara’dan gelmiş şühedâ evliyanın ve sağda solda bildiğimiz diğer şühedânın kabir ziyaretiyle tamamladık.
Bu millet var ya bu seçkin ve seçilmiş millet, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle sahabeyi ve ondan sonraki tabiin ve tebei tabiin nesli kastedilerek “Araptan sonra İslâmiyetin kıvamı olan Etrâk (Türkler)…” ifadesi boş yere söylenmemiştir. Seçkin ve seçilmişlik tabirleri Kur’an’ın En’am suresi 87. ve Meryem suresi 58. âyetlerinde de geçer. Allah’ın bir milleti seçmesi onlarla yaptıracağı hizmetin büyüklüğünü ve özelliğini beyan içindir. Bu millet, bütün unsurlarıyla, bütün halklarıyla beraber Peygamber sancağını bin sene şerefle omuzladı. Bu seçilmişlik değil mi?
Bir çok tefsirde Mâide suresinin 54. âyetinin ilk muhatabının sahabe, sonraki bir kaç nesil ve ardından Türk Milleti olduğu da belirtilir. Allah bir millete vazife verecekse onu yapabilecek olanı seçer ve seçmiştir. Öncekiler bu sıfata lâyık olmuştu. Cenâb-ı Allah bize ve bizden sonrakilere de o liyâkatı ihsan etsin.
Bu milletin Allah yolunda, ilâhî takdirin omuzuna yüklediği daha yapacak çok ama çok işi var. Kökleri üzerinde yükselip güçlendikçe önünde ve istikbâlinde kazanacak daha çok büyük ve şanlı zaferleri var.
Hazreti Kur’ân’ın işâret ettiği ve Peygamber Efendimizin (sav) hadisindeki müjdesi, iltifâtı ve övgüsü sadece bir tek fetihle sınırlı ve kayıtlı değildir, kanaatindeyim.

