Taşları Tuğra, Toprağı Sikke Bursa / Rukiye Yıldız

 

Çıkarsın Bursa’nın sokaklarına, başlarsın zamanın yıpranmış elleri ile topladığı hafıza bahçesinin meyvelerinden yemeğe. Her adımda ecdadın bilge ve hami ruhunun soluklarını hissedersin ensende. Elimi attığım şu yaşlı çınarda kaç kişinin parmak izi gizlidir, dedem Osmangazi’nin, Orhangazi’nin, Murat Hüdavendigâr’ın… Acaba şu bastığım toprak Bizans’tan, Selçukludan neler gizledi bağrının en kuytularına. Şu taşa Orhangazi sırtını dayayıp benim gibi yüzünü güneşe dönüp soluklanmış mıdır?

Ulu Cami’nin bahçesindeki şu kurnadan kimler su içmiştir, kimlerin ellerinin nakışı hakk olmuştur, çeşmeyi okşuyorum kutsal bir şey okşarcasına. Elimi suya sokuyorum, avuç avuç serinliği dudaklarıma götürürken, çeşmenin ilk yaptırıldığı hafta boyunca üç kurnasından akıtılan, ayran, limonata ve sütün tadını arıyorum damağımda. Çeşmenin küvetine biriken suya yalpalayarak akseden, cesim, vakur, bir adam silueti düşüyor, esen yelin yalpaladığı su birikintisinde dalgalanan bu heybetli adam Yıldırım Beyazıt mı, Emir sultan mı diye heyecanla dönüp bakıyorum arkama.

O esnada Ulu Cami’den ezan sesi yükseliyor göklerin en üst katmanlarına, Ulu Cami’den ulu nidâ, ruhlardaki günah kirlerini süpüren kutlu nidâ, sokaklardaki tüm çirkinlikleri lahuti bir esintiyle temizleyiveren mübarek seda. Damar damar yayılıyor sokaklara, kulak geçidinden geçip kalplerden yol bulup ruhlara iniveriyor, temizliyor  yılandan çıyandan.. Sokaklarda suça teşebbüs için kalkan eller, bu nidâ ile iniveriyor iki yanına. Zaman, ışıltılı boncuk gibi olan ezanı, tel tel örüyor, sonra vakit,  -nakışlı dantela- diye şerh düşüyor bu nidanın işitildiği ana. Bursa ninni dinleyen bebek gibi asırlardır teşne bu sedaya, doyamıyor onun şeydalısı olduğu manasına.

Ulu Cami’de namaza duruyorum, şu alımlı hanım Hüma Hatun mu? Şu ilerideki zât, Molla Arap Cabarri mi, yanında dua eden Molla Fenari mi, namazı kıldıran Hazret-i Üftade mi?

Ulu Cami’den çıkıp kapalı çarşıya giriyorum, işittiğim sesler, çok uzaklardan Bursa ipeği almaya gelen kervanları çekmek için seslenen dükkan sahiplerinin kibar daveti mi, yoksa şimdi daha çok kuyumcu olmuş sahiplerinin müşterilerin  dikkatini  çekmesi mi? Geçmiş gelecek sarmaş dolaş oldu kapalı çarşının hengameli koşuşturmasında.

Açık çarşıyı geçerken kesif kahve kokusunu hissedince, sarayların nakışlı örtüler gerilen sedirlerinde, üzerimde altın sırma ile işlenmiş bindallı, kafamda elmasla, yakutla bezenmiş hotuz, üzerinden rengarenk tüller sarkan elbisemle, kıymetli taşlarla murassa tepside, zarflı fincanlardan kahve içtiğimi hayal ediyorum.

Surların önünden geçiyorum, M.Ö. 180-234 yıllarında Bithinyalılar tarafından yapılan surların çimentosuz örülen taşlarından, havaya ta yüzyıllar öncesine ait  sözler sızıyor, yerden yukarı Osmanlı  üstatlarının çoşkun nağmeleri buharlaşıyor,  dalga dalga efsunlu ney sesleri çınlıyor.  Surların taşlarını okşuyorum, üzerinden akıp giden asırların nice solukları yapışmış duvarlarına… Her şeyi okşuyorum, her sokağında tarih solukluyor, iz sürüyor, geçmişi yaşıyorum. Zaman kavramı kalkıyor eşya manasına eriyor…

Osmanlı denilince Bursa, Bursa denilince Osmanlı… Ulu hakanların tuğrası her taşa kazılı, taşları tuğra toprağı sikke BURSA…

Taşlarından tarih toprağından bereket, havasında ecdadın sesi derinlerinde küheylanların kişnemesi, sultanların nâraları, ehl-i salibe karşı kılıç kalkan sesleri… Her zerresinde nice serüvenler nice olaylar…

Bursa anadır, taşı toprağı altın denilen tüm illerin anasıdır, hatta  Anadolu’nun da anasıdır, şöyle ki: Söğüt körpe bir deli kanlıdır toydur damarındaki taze kanı güçlendirecek bir eş, adını ebedileştirecek velet ister, Bursa’ya göz koymuştur Bursa nazlı bir taze, o da içten içe Söğüt’e göz süzer evlenirler ve tüm Anadolu doğar. Bursa taşları altın olan tüm şehirlerin anasıdır her zerresinde bir damga, her nüvesinde bir asrın nişanı vardır, toprağı sikke taşları tuğradır Bursa’nın. Geçmişle geleceğin izdivacından doğan veled-i nurdur Bursa, aynı zamanda ibn-ül vaktdır Bursa… Dedelerimden kalan en mübarek bergüzar, torunlarımın şimdilik bana bıraktığı emanettir Bursa.

          Halefdir BURSA, seleftir BURSA.

Uludağ’a çıkıyorum, hani Evliya Çelebi’nin yazdığına göre, Süleyman Peygamber taht üzerinde buradan  uçarken, Âsâf-ı Berhaya: “Ne olaydı bu ferah- feza yer şehir olaydı” der, cin taifesi “Nuh tufanından önce orası zaten şehirdi” diyerek şehri temizleyip açığa çıkarırlar, işte bu  şehrin ferah feza dağı Uludağ… Şu su Sultan Yıldırım’ın  yaptırdığı çeşmeymiş askerlerini talim için buralara çıkarırmış, çeşmenin adı Sultan Suyu… İnsan gelmez kervan geçmez zannedilen sarp dağların her zerresinde dedelerimin ayak izi… az sonra Geyikli Baba gelir mi Uludağ’ın karakışına dayanamayıp yolda kalırsak imdat eyler mi? Buraya gelip de Bakacak’a çıkmadan, oradan Bursa’yı temaşa etmeden gitmek, dünyanın en büyük nimetlerinden birisine arkanızı dönmek olur. Bakacak’tan göğün, gah kurşuni, gah dalgalı, gah  bulutlu sisli, gah aydınlık görüntüsüne bakıyorum,  sanki gök; tüm kainatı bir ananın müşfik kolları gibi kucaklamış ama Bursa’yı rahminde saklamış gibi geliyor bu zaviyeden bakan bakışlara. Zirvede esen rüzgar içinizi kıpır kıpır edip titretirken neler düşünmez nelere hissetmezsiniz ki… Yaşlılar dahi bu manzara, bu hava, bu esintide genç olduklarını düşünüp en heyecanlı duygulara dolu dizgin  sürerler hayal atlarını.

Ulu dağından, uluların serin nefesi yayılıyor, mana boyutunda davudi sesler inliyor sokaklarda, bu sesler hangi yüzyıla ait? Sahi ben hangi yüzyıla aidim, hangi demde demleniyorum? Hızla geçen metro sesini işitince ikibinlerdeyiz, uzay çağındayız dersiniz, dağa taşa bakıp ak bir atın sırtında geçmişin koridorlarında   gezinirsiniz, kestiremezsiniz hangi zamanda olduğunuzu.

Madde boyutunda büyük, mana boyutunda azim-üşşan olan şehirde evlerin plazaların dimdik duruşunda modern çağ göze çarparken, bu kavi duruşunu göğsünde sakladığı ulu mücerret ruhların elele verip Bursa’yı gökyüzüne çıkarıp, yine elele verip yerin en derin katmanlarına bağlamalarından ve dahi  himmetlerinden olduğunu hissedersiniz. Bu himmet ile ruhunuzu dinlendiren aurasının, azim ve aziz duruşunun sırrına vakıf olursunuz.

Yaratanın kudretinin damgası sikkesi, yeryüzüne bahşettiği en güzel kara parçası BURSA… Ne Tanpınar ne de başka beşer, kelimelerle sana hakkıyla değer biçer, ne de seni anlatmaya sözlükteki kelimeler kifayet eder.

Bir avuç toprağı alıp sıkıyorum, sırtımı asırlık çınara dayıyorum, rüya mı, yakaza mı, yoksa uykunun en mahrem anı mı bilinmez, elimdeki kumlar altın oluveriyor, nesi rüya ki Bizans’tan esintiler, Osmanlıdan eserler, Türkiye’den nefesler taşıyan bu toprak, hala böyle mümbit, hala böyle canlı ve cömertse altın olması rüya değil, gerçeğin göze değil akla hitap edeni…

Niye gökyüzü bu toprakla bu kadar alakadar? Yağmur ılık ılık kavruk bedenimi ıslatırken, toprak yine onu içlerine buyur ediyor ve bire bin veriyor.

Taş ve tuğladan yapılan kargir binalar, bitişiğindeki betonarme binalarla elele verip, hepsi yapıldıkları yıllara ait ezgiler terennüm ederek halaya durmuş gibi kol koladır Bursa sokaklarında.

Yukarılara çıkıyorum: Aydede mahallesi, Mollafenari, hele Somuncu Baba’nın fırının olduğu dar, taşlı sokak… Az ileride tenekenin içine ektiği sardunya, akşam sefası, fesleğen çiçeklerini sulayan kadına, hemen bitişiğindeki komşusu, pencerenin demir parmaklıklarına dayadığı kafasını kadından tarafa çevirerek doğu illerine ait bir şive ile konuşup bir şeyler sorduğunu işitiyorum.  Sokağın kenarına dizilen mütevazı evlerin birinden bir çocuk fırlıyor önüme, arkasından annesi olduğu her halinden anlaşılan kadının attığı terlik yapışıyor koluna, kadın sakız gibi kelimeleri ağzında geveleyerek çocuğa kendi şivesiyle kızıp bağırıyor,  uzaktan başka  yerden gelmişler belli… Ananın çocuğuna attığı terlik değil, gülle olsa acıtmaz, zira; çocuk  kolunu eliyle ovuşturup hiçbir şey olmamışçasına arkadaşlarının arasına seğirtiyor, ağzına aldığı, uğruna terlik yediği neyse, iki elinin arasında sıkıştırıp iştahla bir daha ısırıp, burnunu  kazağının koluna silerek, koşuyor arkadaşlarının yanına, oyun dünyasına … Bursa sen ne efsunlu ne bereketli, bir şehirsin ki insanlar memleketini bırakıp ana ocağını terk edip dörtbir köşeden gelip sana sığınmışlar.

“Her canlı ölümü, her uygarlık yıkımı, her doğuş batışı, her yükseliş zevali bulacaktır bu medeniyetler için de kaçınılmaz mukadder olan gerçektir” sözü çınlıyor kulaklarımda, lakin neredeyse insanlık tarihi kadar eski bu şehir, tarihini en kaim bir şekilde muhafaza ederek hala dimdik ayakta olmasıyla bu söze muhalif duruyor. Geçmişle bugünün izdivacından doğan çocuk Bursa… geçmiş tarihle, yaşayan bu günün halvetinin tezahürü Bursa…

Eski yok yeni yok hepsi iç içe,  hele yeni restore edilen Haraççıoğlu Medresesi, Gökdere Medresesi, Ördekli Hamamı,  Seyit Usul Dergahı, yazın sıcağından şehrin gürültüsünden sıkıldığınızda kendinizi atıp, geniş duvarların mistik havasının, insanı dinlendiren sakin duruşunun, size yaşattığı ahvalle telaşlı hareketleriniz sükunete, hızınız ve gerginliğiniz rehavete, sıcaktan bunalan nefesiniz bol oksijenli dingin denize, huzursuz ruhunuz huzurlu serinliğe kavuşur.

Gökdere Medresesin de oturuyorum, her an yan taraflardaki küçük odalardan, elinde tası yemek kuyruğuna geçmek üzere bir kadın mahkûm çıkacak zannediyorum, açılan kapının sesiyle o tarafa yöneldiğimde, hayır bu bir mahkûm kadın değil, elinde neyi ile bir kursiyer, diğer kapıdan elinde at kılı gül dalından yapılmış fırçasıyla çıkan ebru öğrenmeye gelen genç kız.  Maziyle hal bu mekanlarda elele tutuşturulmuş, düğüm olmuş, işte bu düğümde geçmişin sırlarını çözmek hiç de gayri kabil değil. Orada oturup adımınızı dışarı attığınızda sokaktan, faytonlar, kaftanlı adamlar, şalvarlı çocuklar, Osmanlı padişahının süvarileri geçecek sanırsınız. Lakin yıl kadranındaki ibre ikibinlerdedir.

Bu takdire şayan proje, yerlere gömülmek istenen aysbergleri ve dahi tarihi, bir arkeologun tecessüs dolu fırçasının eseri okşayarak, temizleyerek açığa çıkarması gibi gün yüzüne çıkarmış, bununla da kalmayıp en güzel şekilde değerlendirilmek üzere kültür yuvaları haline getirilmiş. Dedelerimizden kalan maddi miras mekanlarda, manevi derslerin ikramına doyum olmuyor.

Bu restore işi sırf tarihe isimini yazdırmak için yapıldıysa evet, buraların serencamı anlatılırken isimler zikredilecek, yok insanlar takdir etsin diye yapıldıysa evet insanlar hakikaten takdir ediyor, yok eğer Yaradan’a karşı görevimi hakkıyla yaptım diyebilmekse ki, işte o zaman yapılan iş manasını bulur. İşte o zaman yapılan bunca şey, insanlık ahdine vefa ve yaratanın; “verilen görevi hakkıyla yapabildin mi?” sorusuna cevap niteliğinde olabilir.

Muradiye tekkelerinin olduğu o asude bahçeye giriyorum, kuşlar bile buradan uçarken saygıyla uçuyorlar. Ilık rüzgâr sırnaşık kedi gibi yüzümü yalıyor, bahçedeki ağaçlar padişaha yelpaze yapan uşak gibi, gölgelenmek için altına oturanlara yavaş yavaş dallarını kımıldatarak serinlik yapıyor. Bu sessiz dingin mekânı gezmeye başlıyorum; türbelerin içine girince bu sessiz duruşun rağmına içinde mahfuz olan padişahların, eşlerinin, çocuklarının bulunduğu hazireler heybetli geliyor bakışlarınıza, ister istemez saygılı bir tavır takınıyorsunuz onlara.  Ey ecdat! sen nasıl yaşadın ki fani vücudun fena bulduğu halde vakarın azametin hiç kaybolmuyor.

Muradiye tekkelerinin bahçesinde bir kaç basamak çıktığınızda sağınızda, çeşmenin yanında, ulu bir çınarın, bir levendin yorgun düşen bedeni gibi yere serilmiş, bir ihtiyarın “ah ben neler gördüm, nelere şahit oldum” deyiveren bilge duruşu gibi,  vakur bir şekilde devrilmiş halini, ibretle görürsünüz. Ve daha dikkatle bakarsanız devrilen çınarın hemen kökünün içinden yeni bir filiz, yeni bir şıvgının boy verip çıktığını görürsünüz. Yeşil, dimdik, bu taze fidanın, gökyüzüne çıkmaya hazırlanan ulu çınar olmaya namzet olan haline şahit olursunuz.

İşte o bilge, yaşlı, içindeki kurtların semirmesiyle içi boşalan, dış rüzgarların saldırısıyla devrilen, ulu çınar, -âlî- Osmanlıya nâzire, kökünden taze çıkan fidan, o başı dik ağaççık Türkiye’me… Tabi aslanın yavrusu da aslan olur. Kıtalara hükmeden dedenin evladı gün gelir, güneşin doğup battığı heryere ismini yazdırır.

Canım Türkiyem!  Köklerinden aldığın o can suyuyla nice yıllara nice yüzyıllara, nice asırlara…

 

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir