DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Deniz Kabuğu Üfleyicisi/ Sinan Kökdemir

Dışarıda, rüzgarın alçalıp yükselen uğultusu, ağaç dallarından yayılan iç ürpertici hışırtılar, pencerelere çarpan yağmur damlacıklarından çıkan pıtırtılar, ocakta yanmakta olan odun ateşinin cılız çıtırtıları, armonik bir uyum içinde, en umarsız, en derin yaralara bile merhem olabilecek serenadını söylemekteydi.. Doğal notalar ile yazılmış bu eşsiz senfoni ve gözlerini kıpkızıl korlara dikmiş adamın, ara sıra kuru odunları ocağa atarken çıkarttığı belli belirsiz tıkırtılar dışında ne bir ses, ne de bir ışık vardı bu yıldızsız simsiyah gecenin derin ve gizemli sessizliğinde..

Eski ahşap döşemeleri olan odanın içinde, ocağın hemen karşısına serilmiş beyaz bir koyun postu, toprak bir su testisi, çaydanlık, defalarca okunmaktan kenarları kırış kırış olmuş üç beş kitap, üzerinde mürekkep şişesi, dolmakalem ve sarı yapraklı bir defter olan rahleden başkaca bir eşya yok.

Bağdaş kurmuş vaziyette dimdik oturan, onlarca güz onlarca yaz görmüş, bedensel olarak hala zinde olan ak saçlı aksakallı bu adamın, yalazlanan odunlar gibi kor kor olan, derin bilgi ve anlamlara açılan gözlerinde zihinsel ateşinin alevleri hala canlı hala ışıl ışıl. Bu dingin duruşun altında, nice fırtınalar nice dalgalanmalar ve nice hezeyanlar veya nice yücelişler yaşadığını elbette kimse bilemez. Tabii ki, ruhunun sayısız mevsimine ve gel gitlerine tanık olmuş fakat hala hayattan ne istediğini, hayatın ondan ne beklediğini veya gerçekten bekleyip beklemediğini bilmediğinin bilincinde olan, hem muallim hem talip, hem yolcu, hem yol gösterici olan, hem de gösterdiğinden kendisi de emin olmayıp, yol arayışını sürdürmekte olan fakat yolun sonuna gelmiş yaşını başını almış bu adamdan başka.

Sarı yapraklı defterine sadece bir kaç cümle yazabilmişti gecenin ilk saatlerinden beri. Sönmüş ateşi defalarca alazlamıştı da kendi zihninde en ufak bir ışıma olmamıştı. Soru netti, eksik olan şeyler netti ama her zaman olduğu gibi cevaplar ya eksik, ya belirsiz, ya karışık ya da tutarsızdı. Sorunu ortaya koymak ne kadar kolaysa cevaba ulaşmakta o kadar zordu. Herkes kendi cevabının en doğrusu olduğunu iddia ederken diğer cevapları görmezden geliyor ya da hepten lanetliyordu. Ama hiç bir görüşün taraftarı huzur içinde değildi. Sorulardan ve sorunlardan biri de buydu zaten. Nedenlerin en önemlisi, doğası değişim olan şu dünyanın sürekli değişmesi ve dönüşmesi miydi yoksa… Böyle olduğunu varsaysak bile, her şey değişim halinde olduğu halde, insanın özüne ait sorular neden hiç değişmemişti? Öz hep aynı ise, neden en derin arzularımız bu kadar netken, ruhumuzun isteklerini tam olarak kavrayamıyoruz. Neden sürekli huysuzlanıp tepiniyor da açıkça ne istediğini söylemiyor? Neden onun bilgisi gizli olduğu halde dünya niye onun etrafında dönüp duruyor? Neden bin yıldır sorulan her şey, niye hala güncel? Neden hiç bir düşünce, hiç bir inanç, hiç bir sistem söndüremedi bu yangını? Neden hiç bir öğreti, hiç bir rehber ulaştıramadı bizi yolun sonuna? Eksik olan kitap mıdır yoksa onu kendi ihtiyacımıza göre yorumlayıp duran algılar yumağı mı? Doğru bir anlam, doğru bir yorum, doğru bir uygulama bizi dünya saadetine eriştirir mi?

Eriştirmez tabi diye haykırdı yaşlı adam. Eriştirmeyecek de. Öğretilerin bir bir açıklanıp uygulandığı dönemlerde insanların saadet içinde olduğu anlatısı bile muhtemelen sadece bir sanı. Aynı ve değişmez dogmaların, doğru anlayış, doğru yorum ve doğru uygulamalarla gerçek saadete eriştirebileceği söyleminin de sadece çok inanmak istediğimiz bir varsayımdan başka bir şey olmaması gibi.

Çünkü her birinin farklı farklı harfleri eksik. Onun için cümleler yarım, onun için formüller yetersiz. Bu yüzden de insaniyet buhranda. Çünkü eksik notalarla doğru şarkı çalınmaz. Böyle yapmaya devam edersek, deniz kabuğu ile nihavent saz semaisi icra etmeye çalışan kişi gibi hiç bir sonuca varamayız. Demek ki sorun, yetersiz olan enstrümanlarda. O zaman tez elden yeni ve ses skalası geniş enstrümanlar edinmeli, aydınlanmanın yolunu açacak derin ruh hallerini geliştirmek için yeni paradigmalar ortaya koymalıyız.

Bu düşüncelerle rahatlayan yaşlı adam, defterine “DENİZ KABUĞUNU KIR VE ÜFLEMEKTEN VAZGEÇ” diye yazdı. Çaydanlıktan bir bardak ıhlamur doldurdu. Keyifle çayını yudumlarken güneşin ilk ışıklarını seyre daldı. Mutluluk ve haz da böyle anların toplamından ibaret değil miydi zaten!..

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 11 eseri bulunmaktadır.