DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Ambrosia (Sonsuz Yaşam Peteği) / Sinan Kökdemir


Okyanus gözlü siyahi güzeli görür görmez, antik dönemlerden birine zihinsel bir yolculuk yapmamda bana yardım edebilecek, düşler perisi olduğunu hemen anlamıştım. Mavi avatar gözlerini,yorgun ve çorak gözlerime çevirdiğinde, en derin arzularım ,saklandıkları yerden bir bir çıkarak bütün benliğimi sarmış, zihnimin karanlık dehlizlerinde sönmeye yüz tutmuş közler yeniden alevlenmişti. Elim elinde, gözüm gözünde, bütün özümle “nameste ” dedim düşler perisine. “nameste” diye karşılık verdi tüm içtenliği ile. Egzotik ve sihirli bir koku kapladı dört bir yanı. Ateşler sardı tüm bedenimi. İşte o an bıraktım kendimi, tinselligin serin sularına. Buhar olup gitti, her türden tabu ve dogma. Koparıp attım pas tutmuş zincirleri. Uzandım özgürce, üryan ve yüzü koyun ,dalgaların üzerine. En derin arzularımı keşfetti hemen. Aşklarım,tutkularım, özlemlerim ve hayallerim..hiç bir şeyim, sır değildi artık . Siyahi parmaklar,sihirli dokunuşlarla bedenimde gezinip beni fiziksel olarak hazırlarken, kadife gibi çağlayan, billur sesiyle söylediği ve yıldızlı çöl gecelerine olan özlemini dile getirdiği şarkısıyla da transa geçmemi sağladı. Gözlerimi açtığımda, Zaman Meleği’nin kanatlarındaydım artık. Uçtuk, uçtuk…tarihin; kir,kan ve kötülük kokan, acılarla dolu tozlu sayfalarını üç bin yıl kadar geriye doğru hızla aştık … Yelkenli küçük gemilerin demirlediği , martı ve dalga sesleri ile, denizci,balıkçı ve satıcı çağrışlarının birbirine karıştığı , yamaçları yemyeşil , pırıl pırıl masmavi bir denizin kıyısındaki antik ” Kirant” sahiline iniş yaptık. Zamanda yaptığım bu yolculuk; sonsuz bilgeliğin, özünden bir parça olarak yarattığı ,olağanüstü bir potansiyele sahip ve hayatın yegane gerçekliği olan bilincin, ruhsal gücü sayesinde gerçekleşmişti. Siyahi düşler perisi,sihirli parmaklar ve zaman meleği , zihnin sonsuz potansiyeline aracılık eden birer metafordan başka bir şey değildi. Fakat ,nihai gerçeklik olan bilinç, içinde yuvalandığı nesnel gerçekliğin de yani bedenin de ölümsüz olmasını istiyordu. Zamanı ters yüz ederek ,antik Kirant’a gelmemin sebebi de buydu zaten. Çünkü bir Sümer tabletinde ölümsüzlük yiyeceği “ambrosia “nın bu bölgedeki tapınaklardan birinde olduğu yazılıydı. Tablette yazılanlara göre ; Ambrosia , bal peteği şeklindeydi ama kar kadar beyazdı. Yeryüzündeki bütün bitki ve meyve özlerinin muhteşem bir bileşkesi olan sonsuz hayat kaynağı. Sadece koklamak bile ölümsüzlüğün kapılarını aralayabilirdi. Tarifsiz bir rayiha, tarifsiz bir tat…yedikçe eksilmeyen ,anında yenilenen bir petek. İlk parmak da gençleştiren, ikinci parmakda ebedileştiren, üçüncü parmakda öldüren. Marduk kendine hakim olamayıp parmağını üçüncü kez ambrosia’ya götürdüğü için fani olup gitmiş ,çok üzülen karısı Tiamat da, gümüş bir kutuya koyduğu beyaz bal peteğini ,Ege kıyılarındaki bir tapınağa gizleyip Babil’e geri dönmüştü. Ambrosia hangisindeydi acaba? Kimse bilmiyor ve kimse bu konuda konuşmuyordu. Bölgede, Beyaz Petek’in saklanmış olabileceği üç önemli tapınak vardı. Doğa harikası olan bu şehre gelmemin sebebi de buydu. Çünkü Kirant, Delphi Apollonia’ya en yakın liman kentiydi. Bu kutsal tapınak Parnassos dağlarının zirvesine yakın bir bölgede olduğundan çok zorlu bir tırmanış beni bekliyordu. Önce sahildeki tek konaklama yeri olan ve güzel bir balık lokantasına sahip Kastella’ya gittim. Burada tecrübeli bir rehber olan Mika ile anlaştık. Üç Lidya altını karşılığında, hem rehberlik edecek hem de yolculuk için gerekli olan tüm malzemeyi temin edecekti . Günün ilk ışıkları ile birlikte de, yola koyulacaktık .Hala faniydim ve karnım çok acıkmıştı. Üstelik zorlu yolculuk öncesi güç toplamalı ve dinlenmeliydim .Bir kupa üzüm şırasıyla birlikte bir çömlek ahtopot dolmasını yedikten sonra odama çekildim ve pencereden içeri giren nemli meltemin serinliğinde , derin bir uykuya daldım. Sabah, Mika kapımı çaldığında, Güneş deniz ufkunda henüz belirmeye başlamıştı. Kastella’da günün her saati hazır olan sebzeli balık çorbasından birer kupa içip yanında fırından yeni çıkmış yulaf somununu yedikten sonra katırlarımıza binip yola koyulduk. On beş millik zorlu bir tırmanış bizi bekliyordu Tapınak kasabaya çok uzak değildi ama ,gittikçe yükselen ve dikleşen bu dağ yolunda ilerlemek olağanüstü zordu. Zaten kısa süre sonra katırlardan da inmek zorunda kaldık. Sık sık mola veriyor, suyumuzu içip bir şeyler atıştırırken de, gözden hiç kaybolmayan masmavi Korint Körfezini seyre dalıyorduk. Bu anlar bile içimdeki sonsuzluk potansiyelini harekete geçiriyor ve öze olan hayranlığımı bir kat daha artıyordu. Bitki örtüsü ise sürekli değişmekteydi. Üzüm bağları, zeytin ,menengiç ve funda ağaçları derken çam ve kayın ağaçları arasında gün boyu ilerledik. Güneşin son ışıklarını gönderip Parnassos dağına görünmez olduğu dakikalarda da , kahinler, kehanetler ve sırlar tapınağı, muhteşem “Delphi Apollonia” ulaştık. Herkül gibi ama silahsız iki muhafız bizi içeri alarak konuk evinin olduğu yeri gösterdiler. Konuk evi, muhafız ve hizmetçi odaları ,aşevi ve ahırlar dış avludaydı. Mika ve ben odamıza çıkıp dinlenmek üzere iken bir hizmetçi üzerinde iki küçük toprak kase ve iki tahta kaşık olan tepsiyi pencerenin önündeki masaya bıraktı ve tapınaktan ayrılana kadar tek yiyeceğimizin bu olduğunu söyledi. Çok şaşırmıştık ama yapacak bir şey yoktu, üstelik de çok açtık. Hizmetçi çıkar çıkmaz, dağ kekiği kokulu, üzerinde iri mısır taneleri olan bu yoğurt çorbasını kaşıklamaya başladık. Ama, işte asıl o zaman hayretler içinde kaldık. Çünkü ne kadar yersek yiyelim çorba hiç azalmıyordu. Biz de doyana kadar yedik ve yataklarımıza uzandık.
Sabaha doğru kalplere işleyen büyülü bir flüt sesiyle uyandığımda baş ucumda, hardal renkli uzun ve bol kıyafeti içinde,bembeyaz uzun sakalları olan yaşlı bir rahibin genç gözlerle bana gülümsediğini gördüm. ” Korkma evlat ” dedi güven dolu bir sesle. Benim adım Basetekas,burda görevli rahiplerden biriyim. Seni tapınak için hazırlamaya geldim, önce temizlenip giyinmen lazım, korkma ve beni takip et” diyerek kapıya yöneldi ve beni tapınağın ana girişine yakın roma mimarisi ile inşa edilmiş bir binaya götürdü. Burada iki siyahi genç kız beni karşıladı. Hemen kıyafetlerimi çıkarıp, kulağında iki gümüş halka olan hintli bir uşağa ateşe atması için verdikten sonra ,altın musluklardan gürül gürül kaplıca suyunun akmakta olduğu mermer havuzlu hamama soktular. Günün ilk ışıkları kubbedeki farklı renklerde camları olan küçük yuvarlak pencerelerden içeri süzülüp görsel bir şölen oluştururken, kızlar da ellerinde doğal deniz süngerleri ve menekşe kokulu sabunlarla beni bir güzel yıkayıp duruladılar. Erguvan renkli pamuklu havlularla sarmalayıp ,kuruladıktan sonra da kavun içi rengindeki, konuk elbisesini giydirdiler. Her şey rüya gibiydi ve her şey yolunda gidiyordu sanki. Ana tapınakta sabah ayinlerini yeni tamamlamış ve şu an yöresel her tür meyvenin özüyle yapılmış nektarlarını içmekte olan on sekiz pythia yani kahine’nin ve baş pythia gençlik tanrıçası Hebe’nin huzuruna çıkabilirdim artık. Dışarıda beni beklemekte olan yaşlı rahiple birlikte tapınağın ana kapısına yöneldik. Kapının üzerine altın harflerle “NOSCE TE IPSUM ” yazıyordu. Sanırım bu bilgelik yolunda verilmek istenen ilk mesajdı.” Kendini Bil ” diyordu. Kendini bilen Rabbini de bilir sözünün habercisi gibiydi. Üstelik insanlığın bunu yüce elçisinin bizzat kendisinden duymasına daha bin yıl varken. Yazıya bakıp kaldığımı gören ak sakallı rahip anlamadığımı var sayarak “Öz her şeydedir evladım. Tüm evren ve her bir zerre Öz’den gelir ve Öz’e döner. İçimizde olan her yerdedir. Hiç bir yerde olmayan bizde de yoktur. Öz’ü idrak edip ,inandığımızda varlık sebebimizi de anlamış oluruz. Bu anlam bizi tüm benliğimizle Öz’ yöneltir .Öz ‘e yönelen de mutluluğun nirvanasına ulaşmış demektir ” açıklamasını yaptı. Bu hatırlatmayı duymak bile tüm zahmetlere değerdi .Rahip’e teşekkür ettim. Birlikte tapınağın merkezine geldik. Rahip artık yalnız devam edeceksin deyip kapıyı araladı ve gözden kayboldu. Şimdi, olağanüstü bir heyecan içerisinde ama korkusuzca , sağlı sollu dizilmiş olan amozon muhafızların arasından ,yavaş yavaş ama korkusuz adımlarla kabul salonuna doğru ilerliyorum. Bakalım bilge kahineler beni nasıl karşılayacak , yaşam ve Ambrosia hakkında neler söyleyecekler…

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 12 eseri bulunmaktadır.