Mehmed Akif’in Taraf Olduğu Bir Tartışmanın Perde Arkası / Hüseyin Saraç

 

Edebiyatımızda uzun bir süre varlığını sürdürmüş tartışmalardan birisi de Mehmed Akif ile Tevfik Fikret arasındaki tartışmadır. Bu tartışma her iki şairin ölümünden sonra da muakkipleri tarafından devam ettirilmiştir. O derece ki, başlangıçta yenilikçiler ve muhafazakârlar arasında başlayan bu münakaşa iken zamanla kendi sınırları dışına taşmıştır. 1940’lardan sonra, bilhassa, marksistler Tevfik Fikret’i kendi ideolojilerinden biri olarak göstermeye çalışmışlardır.[1]

Mizaç bakımından Tevfik Fikret’in içedönük, Mehmed Akif’inse dışadönük bir yapıya sahip olmaları sözkonusuysa da bu durum, polemiğin asıl sebebini belirlemez. Polemiğin temel sebebi, iki şairin sahip oldukları dünya görüşünde yatmaktadır. Bununla birlikte, bu polemiğin dışında, Fikret ve Akif’in eserlerinde, işledikleri temalarda, aynı nesle mensup olmanın getirdiği birtakım ortak duygular ve fikirler de sıkça göze çarpmaktadır.[2]

Fikret, l905 yılında millî ve dinî değerleri inkâr eden ve bu münakaşanın başlangıcını teşkil eden Tarih-i Kadîm adlı uzun manzumesini yazar, ancak yayımlamaz. Muhtemelen şiir l912 yılında -birçok dostunun ifadesine göre Fikret’in gönlü olmadan[3]– yayımlanır. Bu yedi yıllık süre zarfında aynı dünya görüşüne sahip dost meclislerinde okunur.

Fikret, sosyal çevresine ve ait olduğu topluma karşı bir yabancılaşma içine girdiği ruh halini bu şiirinde sergiler. Tarih-i Kadîm’le maziyi silmeye çalışır. ll. Meşrutiyet’ten bu güne kadar Türk edebiyatında, hatta daha geniş olarak bütün fikir hayatında derin akisler uyandıran bu şiir için Mehmet Kaplan “Fikret’in geleneğe ait bütün kıymet ve inançlar ile, şuurlu olarak, ilgisini kestiğini gösterir. Şiir umumi olarak bütün insanlık tarihine teşmil edilebilecek bir mana taşımakla beraber, Fikret’in bu eserini yazarken Osmanlı tarihi ile İslamiyet’i göz önünde bulundurduğu muhakkaktır.” der[4]. Kaplan, ayrıca Fikret’in şiirde yeralan tarih görüşünün son derece hissi, tek taraflı ve ilmi düşünceden uzak olduğunu belirtir.[5]

Tarih-i Kadîm’in yayımlanmasından bir süre sonra Fikret, dindar bir şair olan Mehmed Akif ‘i karşısında bulur. Böylece edebiyatımızda Fikret-Akif tartışması başlar.

Toplumun değerlerinin hiçe sayıldığı Tarih-i Kadîm ve içinde yeralan -özellikle-

“Yırtılır, ey kitab-ı köhne yarın
Maktel-i fikr olan sahifaların”[6] mısraları, peygambere sövüldüğü gerekçesiyle, Akif’i son derece kızdırır.

Mehmed Akif, “Ahlak kürsüsünden haykıran bir adamın -ister inansın, ister inanmasın- halkın mesnedi olan varlığa ulu-orta sövmesi… İşte bu, akılların kabul edemeyeceği bir şey… Bu adam peygamberime sövdü (A.S.M.). Babama sövse affederdim. Fakat peygamberime (A.S.M) sövmek… Bunu ölürüm de hazmetmem…”[7] diyerek inandığı “Bir kötülük gördüğünüz zaman, onu elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltiniz. Buna da muktedir değilseniz, kalbinizle buğzediniz ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” prensibine uygun davranır. Fikret’e cevap verir. Bu cevap Sebilür-Reşad’ın 29 Ağustos l9l8 tarihli, 367. sayısında yayımlanır. Berlin Hatıraları’nın 98 mısra tutan bu bölümü, dokuzuncu tefrika olarak Sebilür-Reşad’da yayımlanmış, fakat Safahat’ın daha önce çıkan ilk iki baskısına alınmadığı gibi 1928’de yapılan üçüncü baskısına da alınmayarak, yeri noktalı iki satırla gösterilmiştir. Konulan dipnotlarda ise eksik parçanın yüz satır olduğu bildirilmiştir.[8]

O zaman bu tartışma geniş yankılar uyandırır.

22 Ağustos 1912 yılında Sebülür-Reşad’ın 207. sayısında da Fikret’in Robert Kolej’deki öğretmenliğini Akif,

“Şimdi Allah’a söver… Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!”[9] şeklinde üstükapalı olarak eleştirir. O’nu zangoçlukla suçlar.

Bundan iki yıl sonra Akif kasdedilerek “Molla Sırat’a” ithaf edilen Tarih-i Kadîm’e Zeyl’[10] de Fikret, din konusundaki düşüncelerini ortaya koyar.[11] Burada Fikret, “Kitaba dayanan dinî inançları reddeder, buna karşılık kutsallık duygusuna ve ahlaka yabancı olmayan bir nevi ‘tabiat dini’ne inandığını belirtir. Şiirin girişinde Fikret, eskiden kendisinin de dinibütün bir müslüman olduğunu, dinin bütün icaplarını yerine getirdiğini belirttikten sonra, bir devrede bu duyguyu kaybettiğini söyler.”[12] Bir zamanlar kendisinin de ezan sesine aşık olduğunu, dinin gereklerini yerine getirdiğini söyler. Kâinatta herşeyin Allah’ın varlığını gösterdiğini, insanın din yolu dışında vicdan yoluyla Hakk’a varabileceğini savunur.

“Enbiyadan yaşarım müstağni;
bir örümcek götürür Hakk’a beni”[13] der.

Buna göre, Fikret kitaba dayanan dinleri (Allah’ı, peygamberi ve kabulü bunlara bağlı diğer iman esasları olan melekleri, kitapları, ahireti) inkâr eder. Bununla birlikte O’nun bir inanca sahip olduğu görülür. Bu inanç varlığı sevmek ve ona tapmak şeklindedir. Dikkat çekici nokta, bu inkârına rağmen, Fikret’in ahlaki ve manevi kıymetlere mutlak şekilde inanmasıdır.

Bu tartışmanın sonucunda, Akif-Fikret kavgasına sebep olan Tarih-i Kadîm tartışması Türk edebiyatında geniş yankılar uyandırmıştır. Birçok dostunun ifadesine göre Fikret Tarih-i Kadîm’in yayımlanmasını istememiş, yayımlanmasından da müteessir olmuştur. Tarih-i Kadîm’e cevap yazan Akif de, doğrudan doğruya Fikret’le hatta devrin sosyete şairleriyle ilgili 49 beytini Safahat’a dahil ettirmemiştir.[14]

Tevfik Fikret’le Mehmed Akif arasındaki bu çatışma Fikret’in ölümünden sonra -hiç değilse- Mehmed Akif tarafından üzerinde durulmayan bir konu olmuştur. Ancak, Fikret’in ölümünden sonra yeniden başlatılan bu münakaşa uzun yıllar sürmüş 1940’lı yıllarda daha da alevlenmiş, farklı yazarların kaleminden günümüze kadar gelmiştir.

 

==================

DİPNOTLAR  :

[1] Orhan Okay, Tevfik Fikret’i marksist veya sosyalist gösterme çabalarına karşın “Tarih-i Kadim Münakaşaları                Dışında Tevfik Fikret ve Mehmet Akif” adlı yazısında bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: “ Fikret                marksist olmadığı gibi sosyalist de değildir. Eğer böyle bir temayülü var idiyse bundan hiç       bahsetmemiş olmasını izah etmek kolay olmaz. Çünkü Osmanlı okuyucusu o yıllarda, aşağı yukarı               çeyrek asırdan beri bu kavramların yabancısı değildir. Üstelik l908 sonrasının başıboşluk derecesine            varan hürriyet havası içinde, eğer varsa, onun bu düşüncelerini fazla bir cesarete gerek kalmaksızın                açıklayabileceği bir ortam mevcuttu. Hatta o yıllarda Türkiye’de resmî bir sosyalist partisinin              bulunduğunu da hatırlatalım. Fikret’in sosyalizme ilgi gösterdiğine veya bu konularda kitap, yazı vs. okuduğuna dair elimizde hiçbir bilgi ve emare yoktur. Yakınları da buna dair sağlam bir bilgi              vermemişlerdir. Esasen Fikret’in, Edebiyatı-ı Cedideciler arasında en az okuyan bir insan olduğunda             bütün yakınları müttefiktirler.

Fikret’in, Meşrutiyete yakın yıllardan itibaren yazmış olduğu bazı şiirlerine bakarak ateist,                pozitivist ve materyalist olduğuna hükmetmek mümkünse de bütünüyle tedkik edildiğinde bu kanaatin aksi düşüncelerine de yer vermek gerekir. Denilebilecek en doğru veya en ihtiyatlı söz, onun          başlangıçtan beri şiir grafiğinde dinî hislerin gitgide azaldığı, son yıllarında bazı şiirlerinde kin ve               nefrete dönüştüğüdür. Fakat bütün bunlar onu sosyalist bir düşüncenin sahibi yapmaya kâfi değildir.                Fikret’in ve Servet-i Fünuncuların Yeni Zelanda ütopyasının yahut “Yeşil Yurt” şiirin de kolektif               (komün) bir hayat arzusuyla hiçbir ilgisi yoktur. “Ömr-i Muhayyel” gibi birkaç şiirini de bu seriye            ekleyebilirim. Onun tıpkı,  Aşiyan’ında oturup Boğazı seyretmesi kabilinden, hayalî bir dünya özlemi                de, egzotik ve santimantal temayüllerinin hissi bir tezahüründen başka türlü izah edilmemelidir. “. Bu         yazı için bkz. Orhan Okay, “Tarih-i Kadim Münakaşaları Dışında Tevfik Fikret ve Mehmet Akif”            Sanat ve Edebiyat Yazıları, Dergâh Yay., İst. l990, ss. 145-146. Aynı yazı için ayrıca bkz. Ölümünün          50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yay., İst.. l986, ss.67-          68.

[2] Bu konuda bkz. Orhan Okay, A.g.y.

[3] Emin Erişirgil, Ölümünün 50. Yılında İslamcı Bir Şairin Romanı,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,Ank.         1986, s.159.

[4] Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret (Devir-Şahsiyet-Eser),Dergâh Yay., İst. 1987, s.159.

[5] A.g.e., s.161.

[6]Tevfik Fikret, Rubab-ı Şikeste, (Haz. Fahri Uzun),İnkılap Kitabevi, İst. l985, s.22.

[7] Eşref Edip, Mehmed Akif ve Eserleri, İst. l962, s.131.

[8]Bkz. Mehmed Akif Ersoy, Safahat -Edisyon Kritik, (Haz. M.Ertuğrul Düzdağ), Kültür Bakanlığı, Ank. 1990,ss. 443-446.

[9] A.g.e., s.l57.

                              [10]Tevfik Fikret’in inkârında ne derece ileri gittiğini göstermesi açısından burada bu manzumenin nesre   çevrilmiş halini vermek yeterli olacaktır: “ Ben ki, üç beş pulu tercih ederek Protestanlara zangoçluk eden şairim… Levh-i mahfuza ait gerçekleri gayet iyi bilen, hakikat dininin müçtehit şairi Molla Sırat              Hazretlerine sonsuz saygılarımı sunarak tereddüt etmeden diyorum ki; Zangoçluk vasfına lütfen layık        görüldük; lakin üstadım, sakın aldanma, ben de Allah’ın birliğine bir parça inanmış kimseyim. O             güzel dinî bana anlatma. Senin bildiklerini ben de bilirim. Ben de o Allah kitabını okudum Ben de    Allah’ın azarlamalarını dinledim. Ben de sizler gibi cami cami dolaşıp Yaratıcı’ya rüku ettim.             Hayalim Cennet arzusu ile dolu, yüreğim Cehennem korkusu ile elemli, ulu Tuba ağacına tırmandım;                meleklerin ve peygamberlerin toplu bulundukları o yüksek yere ben de çıktım; ezan nağmesine ben de  aşıktım; o Allah sesine öyle koşardım ki! Ben de tesbih çektim, dua ettim, oruç tuttum, namaz kıldım. Heyhat! Hepsini hepsini yaptım. Çünkü telkinlere aldanmıştım, senin kandığın şeylere kanmıştım. Bilmeden, görmeden iman ettim ve nefsimi dinime kurban ettim. Allah’ı da, peygamberi de sevdim.   Fakat şimdi o alay hep geride kaldı. Çünkü gerçeğin başka olduğunu, Allah’a başka yoldan  varılacağını anladım. Senin o saydığın harikalar, mucizeler birer zekâ büyüsüdür ki, İnsan aklı şimdi            durmadan onun sırlarını açmaktadır. Omucizeleri yapanlar, bugünlerin geleceğini düşünmemişler. O                İsa, Musa dediğin kimseler aldatılmış ve aldatmışlar. Asa, şimdi eskimiş bir tılsımlı yalandır.                insanoğlunun böyle sapıklıkları vardır. Putunu kendi yapar, kendi tapar. Git kiliseyi ara, Kâbe’yi gez,         tehlili dinle, çan sesini duy, göreceksin ki bütün boşluktur. Umduğun, beklediğin şey yoktur. Allah’ı      gibi şeytanı da düzmedir; Budası, Ehremen’i, Yezdan’ı da öyle; topunun yaratıcısı korkak bir         vehimdir. Gölgeler… Gölgeler… Onlarda derin bir karanlık sezerek döndüm, acı bir darbe yedim ve yıkıldım. Şimdi Cennet ve Cehennem ‘e ilgisiz olarak, yaratılmışı hayran hayran seviyorum. Ben ne ibadet edileni, ne ibadet edeni tanırım, kendimi yaratılışa kul olmuş bilirim. Gökte binlerce mescitler gördüm. Vicdanım o mescitlerde secde etmektedir. İşte benim ibadetim bu  secdelerdir, saatlerim bu ibadette geçer; bu ibadetle iftihar duyarım, sevinirim ve kendimi bir kayadan ayırt etmem. Bir minik kuşla aramda fark yok. Ben de kelime-i şehadet getiririm, İshak kuşu da. Doğruluk, sevgi, vefakârlık, alçak gönüllülük, merhamet, hayır ve hamiyet, insaflılık, sonra bir şaire zangoç dememek, işte vicdanıma yön veren bunlardır. Benim ayinim, düşünüp işlemektir. Benim dinim, yaşamak dinidir. inanıyorum, varlığa imanım var; her kanat bana bir meleğin varlığını söyler. Peygamberlere ihtiyaç duymadan yaşarım. Bir örümcek bile beni Hakka götürmeye yeter. Kitabım, tabiat sahnesinin kitabıdır. Hayır ile şerrin sebepleri bendedir. Mezarın kapısına kadar böylece varırım. Öbür dünyaya ve öldükten sonra dirilmeye pek lüzum görmem. İnsanlığın aşkını ve elemlerini de, çılgınca sevgilerle dolu, kalbimde taşırım. Bugün hak din, bence, hayatın dinidir; ey Molla Sırat, buna sen ne dersin?”.

[11]Tevfik Fikret, A.g.e., ss.376-381.

[12] Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret, (Haz. Zeynep Kerman), Kültür Bakanlığı Yay.,Ank. l986, s.32.

[13] Tevfik Fikret, A.g.e., s. 380.

[14] Orhan Okay, A.g.y., s.144.

 

 

 

BİBLİYOGRAFYA

 

Ahmet Kabaklı, Mehmed Akif, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İst. 1984.

Emin Erişirgil, İslamcı Bir Şairin Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ank. 1986.

Hüseyin Tuncer, Servet-i Fünun Edebiyatı, Akademi Kitabevi, İzmir l995.

__________,Meşrutiyet Devri Türk Edebiyatı, Akademi Kitabevi, İzmir l994.

Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılap Kitabevi, İst. l990.

Mehmed Akif Ersoy, Safahat-Edisyon Kritik (Haz. M. Ertuğrul Düzdağ), Kültür Bakanlığı       Yay., Ank. l990.

Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret (Devir-Şahsiyet-Eser), Dergâh Yay., İst. l987.

__________,Tevfik Fikret, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ank. l986.

__________,Şiir Tahlilleri l, , Dergâh Yay., İst. l985.

Neriman Malkoç Öztürkmen, M. Akif Ersoy ve Dünyası, Kültür Bakanlığı Yay., Ank. l990.

Orhan Okay, Mehmed Akif (Bir Karakter Heykelinin Anatomisi), Akçağ Yay., Ank. 1989.

__________,Kültür ve Edebiyatımızdan, Akçağ Yay., Ank. l99l.

__________,Sanat ve Edebiyat Yazıları, , Dergâh Yay., İst. 1990.

Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yay.,             İst. l986.

Tevfik Fikret, Rübab-ı Şikeste, (Haz. Fahri Uzun),  İnkılap Kitabevi, İst. l985.

Vehbi Vakkasoğlu, İslam Şairi Mehmed Akif, Yeni Asya Yay., İst. l976.

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir