Kül Kafes / Vagif Sultanlı

Neyle uğraştıkları anlaşılmayan, paçavralar içinde birtakım insan kavrulup yanmış toprağın bağrında – küllükte eşeleniyorlardı. Üst başları gibi yüzleri de kül rengindeydi. Ara sıra kafalarını kaldırıp soğuk, ilgisiz bakışlarla etrafı inceliyor, sonra yine küllükte debelenmeye devam ediyorlardı. Az ileride ufuklara kadar sıralanan kül tepecikleri göze çarpıyordu.

Durup küllükte debelenen bu insanları epeyce seyretti. Onu görmüyor, duymuyor yahut görüp duysalar bile ilgilenmiyorlardı. Burada herkes yabancı gibiydi. Vücudunu donduran soğuk baklışların arasında tanıdık bir yüz arıyor fakat çevresindeki insanların içinde tanıyıp bildiği kimse olmadığından rahatsız bir şekilde sağına soluna bakınıyordu.

Gökten kül yağıyordu. Havayı kaplayan is, yanık kokusu burnunu sızlatıyordu. Ara sıra çıkan sıcak rüzgar tepelerin külünü gökyüzüne savuruyor, bir anda her şey koyu bir sisle kaplanıyor, göz gözü görmüyordu. Sis çekilip hava aydınlanıncaya dek bekliyor, sonra külle dolan gözlerini elinin tersiyle ovalayıp temizleyerek tekrar yoluna devam ediyordu.

Buralara hiçbir zaman uğramamış, dünyada böyle bir yerin olduğu aklına bile gelmemişti. Buraya nasıl ve neden geldiğini de bir türlü hatırlayamıyordu.

Az ileride çömelmiş birisi ocağı söndürüp külleriyle oynuyordu. Sessizce yanından geçip gitmek istedi fakat içinden gelen bir his onu durdurdu. Durduğu zaman o kişinin de külleri bırakıp kafasını kaldırdığını gördü ve o anda çocukluk arkadaşını tanıdı. Bu ani karşılaşmayla içini şaşkınlıkla karışık bir sevinç kapladı.

Arkadaşının yüzü hiç değişmemişti; sanki zamanın meltemi ona değmeden esip geçmiş, eskisi gibi kalmıştı. Yerinden kalkıp:

-Hoş geldin, – dedi ve kolundan tutarak onu sönmüş ocağın başına oturttu, elindeki sopayla külü eşelemeye başladı.

Hiçbir şey anlamasa da epey bir süre sessizce onun sönmüş ocağın külleriyle oynamasını seyretti.

Arkadaşını birkaç sene önce kaybetmişti. Sebebini bilmediği ağır bir cinayete adı karışmış, aradan çok geçmeden de gizemli bir şekilde katledilmişti. Ölüm haberini geç aldığından cenazesine gidememişti.

Çoçukken birlikte büyümüşlerdi. Köyde kapı komşusu olduklarından gün aşırı okuldan sonra buluşur, hava kararana dek yakındaki nehrin kıyısında oynayıp eğlenirlerdi. Okul bittikten sonra yolları ayrılmış, ilişkileri kesilmişti. Onun ölüm haberi çocukluk anılarına acı bir keder bırakmıştı.

Külle oynayan arkadaşına dönerek:

-Nasılsın?- diye hal hatır sormak istedi.

Sorusunu bitirmeden arkadaşı sert bir şekilde:

-Burada hal hatır sorulmaz,- diye karşılık verdi.

Sebebini bilmediğinden sustu.

Arkadaşı onu baştan aşağı süzerek:

-Ne zaman geldin? – diye sordu.

Bir an durdu, zaman duygusunu kaybettiğini anladı:

-Hatırlamıyorum,- dedi.

Arkadaşına cenezesine gelemediğini anlatıp özür dilemek istedi. Fakat bakışlarındaki ilgisizlikten çekinerek kelimelerini yuttu. Ayağa kalkınca arkadaşı:

-Neden böyle heyecanlısın?- diye sordu.

-Bir şey kaybetmiş gibiyim.

-Neyi?

-Bilmiyorum, – dedi, – ne kaybettiğimi hatırlayamıyorum.

Arkadaşı susarak tekrar sönmüş ocağın külleriyle oynamaya başlayınca yavaşça oradan uzaklaştı.

Arkasından bir avuç kül atıldığını hissetti ancak dönüp bakmadı.

Gittikçe dengesini kaybeden hafızasının alaca karanlığında korkunç bir kabusun içinde yürüdüğünü yansıtan bir şeyler titreşiyordu. Kabusun çekiminden sıyrılıp kurtulmak istiyor fakat ne yaparsa yapsın beceremiyordu. Daha önce de buna benzeyen kabuslar görmüş, uyanınca heyecanı azalmış, yavaş yavaş kendine gelmişti. Şimdiyse kabus uzadıkça uzuyor, bitmek bilmiyordu.

Yanıp kavrulmuş toprağın üstünde epeyce yürüdü. Havadaki acı yanık kokusu genzine doluyor, nefesini kesiyordu.

Yanından gelip geçenlere seslenerek gözlerine kül üfleyen bir kadınla karşılaştı. Üstündeki kül rengi gelinlikle yırtık hasırın üzerine oturan kadın külü eleyerek ahşap tabaklara dolduruyor sonra da dolu tabakları eline alarak önünde dizilen insanların gözlerine üflüyordu. Kadın, onu görür görmez sanki içinde ani bir dalgalanma oluştu.

-Aaa, oğlum, – dedi, – gözümün nuru!

Kulaklarına inanamadı, yanlış duyduğunu sanıp yoluna devam etmek istedi. Fakat kadın ona doğru gelerek:

-Neden donup kaldın, oğlum? – dedi. – Öz ananı tanıyamadın mı?

Annesini çok erken yaşta kaybetmişti. Daha sonra büyüyüp aklı ermeye başladığında babasının belgelerinin içinde onun resmini görmüştü; şimdi kadın söylemeseydi belki de hiç hatırlamayacaktı. Kadının yüzünde çocukken gördüğü o resimden hafızasına sızan hafif çizgiler titreşiyordu. Babası ondan bahsetmeyi sevmez, her zaman bir bahane bulup konuyu değiştirirdi. Annesinin genç yaştaki ölüm sebebini çok çok sonralar halasından duymuştu. Kadını babasının öldürdüğünü, dokuz sene hapis cezasıyla hüküm giydiğini öğrenince taşlar yerine oturmuştu.

Sarıldılar. Annesinin oklava gibi ince kolları vücuduna dolandı. Bütün hayatı boyunca geceleri annesini düşünerek uyusa da bunca zaman asla rüyalarına girmemişti.

-Beni nasıl tanıdın?

-Nasıl tanıyamam? Sen canımın parçasısın. Gözlerine kül dolasıca baban genç ömrüne kıydı, sana analık yapamadım.

Annesini teselli edecek bir şeyler söylemek istedi ama ne diyeceğini bilemediğinden sustu.

-Artık seni gözümden ayırmayacağım, – o cevap vermeyince kadın ekledi.

Annesi elenmiş külle dolu tabaklardan birini alıp:

-Boyuna kurban olduğum, eğil de gözlerine kül üfleyeyim.

Sessizce annesine doğru eğildi. Kadın tabaktaki külü onun gözlerine üfledi. Külle dolan dözlerini elinin ayasıyla ovalayarak solgun bakışlarla annesini inceledi. Annesinin gözyaşları küllü yüzünde çift çizgi oluşturmuştu.

Ayrılırken annesi onu durdurmak istercesine bir iki adım attı.

-Ne tarafa gidiyorsun?

-Biraz gezip dolaşmak istiyorum.

-Uzağa gitme, her taraf küllük…

-…

Fakat hangi yöne gideceğini bilmiyordu. Yol boyunca manzara değişmiyor, yanıp küle dönüşmüş toprak, orada burada debelenen kir pas içindeki insanlar dışında hiçbir şey göze çarpmıyordu.

Paçavralar içinde cılız bir yaşlı kadın elinde ahşap maşrapayla kül havuzunda yıkanıyor, kemik parmaklarıyla birbirine dolaşmış seyrek saçlarını tarıyordu. Yüzü, gözü, boynu, çıplak ayakları tamamen kül içindeydi. Çehresinde hayatın miras bıraktığı acıların, ağrıların çizgileri yuvalanmıştı. Yanından geçerken yaşlı kadın başını kaldırıp derin kırışıklarla çevrelenmiş gözleriyle onu süzdü, dişsiz ağzını açarak bir şeyler söylemek istedi fakat sesi çürüyüp döküldüğünden hiçbir şey anlamadı.

Daha sonra yuvarlak bir taşın üstüne oturan genç bir kız ve onun önünde sıra bekleyen birtakım insanla karşılaştı.

Gelip sıraya geçti. Önünde epey insan vardı. Sırası yaklaşınca insanların başına kül döken kızla bakışları karşılaştı ve o an ayakları kilitlendi. O’ydu.

O kızla gençken, şehre geldiği ilk günlerde tanışmıştı. Bu ani aşk hayatının akışını tamamen değiştirmişti. Ancak kız günlerden bir gün sebepsizce onu terk etmiş, böylece bütün geleceği, hayalleri küle dönüşmüştü. Kızın tanımadığı bir adamla birlikte kaçtığını öğrenince sarsılmış, uzun zaman kendine gelememişti. Kısa bir süre sonra da kız gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş, bir daha da ondan haber alamamıştı.

Şimdi kız onu görünce hiçbir şey olmamış gibi:

-Seni çok özledim,- dedi ve koluna girerek ona sokuldu.

Cevap vermedi.

Kız, eliyle tepeyi göstererek:

-Gel oraya çıkalım, – dedi.

Bir grup insan ellerindeki kilden küreklerle külü çuvallara dolduruyor, diğer bir grupsa dolu çuvalları taşıyıp tepeciğin üstüne boşaltıyordu.

İnsanların arasından geçerek kül tepeciğine tırmandılar. Buradan her taraf kuş bakışı görünüyordu.

Tepeciğin üstünde yanyana oturdular. Kız, başını onun omzuna yaslayıp gözlerini kapattı. Kızın elini avcuna alarak bir an her şeyi unuttu. Ancak aniden hayallerinden sıyrılarak:

-Neden getirdin beni buraya?- diye sordu.

-Kül tepeciğini görmeni istedim.

-Ben külden tepecik olmaz sanıyordum.

-Ben de bir zamanlar öyle sanıyordum.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra olup bitenleri hatırlamak gibi bir niyeti yoktu. Konuşan sadece gururuydu…

-Neden terk ettin beni?

Kızın yüzünde hafif bir tebessüm görünüp kayboldu:

-Senin sevgini hak etmiyordum…

-Bütün hayatımı alt üst ettin…

-Öyle olacağını bilemedim…

-Peki, neden haber vermeden gittin?

-Başka türlü imkansızdı, sen kördün, beni melek sanıyordun.

Araya tuhaf bir sessizlik çöktü. Bir süre hiçbirisi konuşmadı. Sonra kız ona doğru dönerek:

-Beni gördüğüne sevinmemiş gibisin,- dedi.

-Bilemiyorum… çok ani oldu.

-Bundan böyle her gün görüşeceğiz.

-Hayır, benim ailem, çocuklarım var…

-Olsun, ne olmuş yani…

Bir anda daraldığını hissetti ve bakışlarını boşluktan alarak:

-Sıkıldım burada, – dedi, – eve dönmek istiyorum.

Kız onu baştan aşağıya süzerek acı acı gülümsedi.

-Bu mümkün değil…

-Neden? Hangi sebeple?

-Buradan gönüş yok.

-Nere burası?

-Toparla kendini!

-Ölmüşüm ben?!

Kız cevap vermedi, yerden bir avuç kül alıp onun başına döktü.

Kızı iterek ayağa kalktı. Tepeciğin üstünden ufuklara kadar uzayan külden ovaları, kömürleşmiş uçsuz bucaksız ormanları, gökyüzünden asılan gri bulutları, küllükte eşelenen insan yığınını seyretti…

O an içinin burkulduğunu hissetti.

Hayatı paramparça olup ayaklarının altına dökülmüştü.

 

Türkiye Türkçesine aktaran:
Aynur Kahraman

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir