Babasının Alnındaki Kutsal Yollar / Fatime Ali Hüseyin

Feriha, doğduğu, büyüdüğü topraklardan, sevdiği insanlardan çok uzaklardaydı.
…Nedenleri irdelemeye gerek yok…
Yaşı yarım asra yaklaşsa da kopamadığı bir an, o anın büyüsünden uyanmak istemediği anıları vardı.
Orada, yemyeşil bir bahçede babası ağaçları suluyordu. O da bir taşın üzerine oturmuş, babasının ellerine bakıyordu. O eller, dünyanın en güvenli, en huzurlu, en sevgi dolu yeriydi.
Aslında Feriha, babasını on üç yıldan fazla görememişti… Bebekliğini saymazsak, sekiz yıl kadar… Sık sık bahçeye, babasının yanına koşardı. Dizlerinin üzerine çökerek, gümüş rengi saçlarıyla oynaya oynaya babasının yüzünde ve alnında derin izler bırakmış kırışıklıkları uzun bir yol olarak hayal eder, parmaklarının ucuyla bu yollarda gezinir, parmaklarından birinin babası, diğerinin ise kendisi olduğunu düşünürdü.
Çocuk hayal gücüyle babasının gümüş rengi saçlarını, yol boyunca sıralanmış, yeşilli beyazlı yaprakları olan ağaçlar gibi görür ve yürüyüşü boyunca ağaçların tanıdık kokusunu içine çekerdi. Bu yolların uzadıkça uzamasını isterdi. Babası da sanki bu yolların ne kadar kısa olduğunu bildiği için Feriha’nın doyasıya oynamasına izin verirdi.
Feriha, emekli babasının ne kadar yaşlı ve yorgun olduğunun farkında değildi.
Onun çocukluğu, babasının ölümle pençeleştiği yıllara denk gelmişti. Altı kez ameliyat geçiren babası, annesine, “Feriha artık bizimle yatmasın, uyurken yaralarıma tekme atıyor.” demişti…
Ve ayrılığa doğru uzanan bu kısa zaman diliminde Feriha, babası için hep özlem duyardı…
Her gün anaokulundan eve döndüğünde önce bahçeye koşardı. Ev yemeğinden önce babasının elinden bir şeyler yerdi. Bunlar çoğu zaman mevsim meyveleri; çilek, kiraz olurdu.
İlkokula başladığı ilk gün Feriha’yı okula babası götürecekti. Sabah erkenden bahçeye inmişlerdi. Feriha en güzel çiçeklerden toplayıp kocaman bir buket hazırlamış, ardından babası elinden tutarak onu okula götürmüştü.
Üçüncü sınıfta okuduğu günlerden birinde, annesi işte olduğu için okula hazırlanan Feriha’nın saçlarını babası örmüştü. Örgüler o kadar özensiz görünüyordu ki baba kız kahkahalarla gülmüşlerdi…
Ömrün hangi anında olursa olsun, yaşananlar ne kadar acı olursa olsun, belleğin derinliklerine gömülmüş güzel anılar, ruhun hafif bir titreyişiyle dalgalanarak bütün bedenini sarar ve Feriha’nın yüreğine ilaç gibi gelirdi…
Sonra…
Kış günlerinin birinde babası derin bir uykuya daldı. Sık sık doktorlar gelip gidiyor, herkes birbiriyle fısıltıyla konuşuyordu. Feriha’yı babasının bulunduğu odaya almıyorlardı. Her defasında kapı açılıp kapandığında Feriha kapı aralığından babasına bakıyordu. Alnı ter içindeydi ama yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Feriha her odaya girmek istediğinde ona bir iş verip uzaklaştırıyorlardı.
Annesi, “Kızım, baban şimdi hasta, uyuyor. İnşallah yarın uyanır. Sen aşağı in, tavuklara yem ver.” diyerek onu bahçeye gönderdi.
Artık ikinci gündü, babası hâlâ uyuyordu. Köyden akrabalar geliyor, evde herkes sessizlik içinde, ama herkes bir işle meşgul oluyordu. Feriha ara sıra açılan kapının aralığından babasını izliyordu.
Sabaha doğru kapıyı açtılar. Herkes odaya geçti.
Feriha onun boynuna sarılıp öpmek, saçlarını koklamak istiyordu ama utanıyordu. Birisi Feriha’ya, “Kızım, sen mutfağa git, bize çay demle.” dedi.
Feriha aceleyle mutfağa geçti, tepsiye bardakları dizdi ve demlikte kalan eski çayı bardaklara doldurup odaya geçmek için sabırsızlandı.
Birkaç dakika sonra, elinde çay bardaklarıyla dolu bir tepsiyle odaya giren Feriha, büyük ablası ve ağabeylerinin babalarına sarılıp ağladıklarını görünce geç kaldığını anlamıştı…
Bu manzarayı uzaktan donuk gözlerle izleyen Feriha’nın elinden tepsiyi alan annesi, “Gel, babanla vedalaş.” demişti.
Ve onu babasının buz gibi alnından öptürüp uzaklaştırmışlardı…
O ani ayrılığın üzerinden yirmi yedi yıl geçmiş olsa da Feriha, ömrü boyunca yürüdüğü hayat yollarında, babasının alnında gezindiği o gümüş saçların tanıdık kokusuna bürünmüş, sevgi dolu, kutsal yolları arıyordu…

