DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Yerdeki Taş / Yaşar Ali Yıldırım

İnovasyon çağı dediğimiz bu devasa gürültü makinesinde, artık bir işi yapmak, o işin yapıldığını kanıtlamaktan çok daha az değer görmektedir. Eskilerin “Bir elin verdiğini öbür el görmesin” düsturu, yerini “Bir elin tuttuğu taşı, 4K çözünürlüklü drone kamerasıyla tüm dünya izlesin” histerisine bırakmıştır. Özellikle çalışma hayatının koridorlarında ve kurumsal plazaların steril havasında bu durum, artık sadece bir karakter kusuru değil; bir hayatta kalma stratejisi, hatta bir “hastalık” halini almıştır.

“Görünürlük müptelalığı” denilebilir mi bu duruma? Zira bilimsel literatürde “Social Approval Seeking” (Sosyal Onay Arayışı) olarak adlandırılan bu fenomen, dopamin döngülerimizin dijital onayla manipüle edilmesinin bir sonucudur. Kamu görevinde veya özelde çalışan birinin, asli vazifesi olan “yerdeki taşı kaldırma” eylemini, sanki yer çekimi yasasını yeniden keşfetmiş gibi pazarlaması, aslında derin bir öz güvensizliğin ve kurumsal çürümüşlüğün dışa vurumudur. Bir memurun, işçinin, hatta özel sektörde bir beyaz yakanın veya yöneticinin, rutini “kahramanlık” gibi sunması, nöro bilimsel açıdan beynin ödül mekanizmasını kısa yoldan uyarma çabasıdır. Ancak bu durumun toplumsal maliyeti ağırdır. Gerçek inovasyon, sessiz ve derinden gelen bir süreçtir; oysa bugün “inovasyon” kelimesi, sadece parlatılmış sunum dosyalarının üzerine yapıştırılan bir etiket olarak kullanılmaktadır.

Çıkar çatışmalarında “dijital kamuflajın” ne denli sık kullanıldığı da aşikar… İş dünyasındaki bu reklam hastalığı, beraberinde korkunç bir çıkar çatışması (conflict of interest) fırtınası getiriyor. Bir personel, kendisine teslim edilen kaynakları, toplumun yararına değil, kendi kişisel markasını (personal branding) inşa etmek için kullanmaya başladığında, etik zemin altından kayıp gidiyor. Buradaki en büyük trajedi, “hizmet” kavramının “içerik üreticiliğine” evrilmesidir diyebiliriz. Bu devinim prosesinde herhangi birisi, yürüttüğü bir ürün ya da hizmet projesinin; son kullanıcıya dokunmasından ziyade, söz gelimi LinkedIn ve benzeri bir platformunda kaç “repost” alacağına odaklandığında, o projenin/hizmetin/ürünün ruhunu da öldürüyor. Çıkar çatışması burada kendini gösteriyor; işbu prosesin kapitaliyle, mevzu bahis bireyin şöhreti satın alınıyor.

“Kurum içi gerginlikler” ve “iş yıkma” mefhumu da bu bulunduğu kabın şeklini alan iş akışında bir sanat haline dönüşüyor. Bu sistem, doğal olarak kurum içinde bir “gladyatör arenası” yaratıyor. Arenanın şampiyonu için değer biçilen ödül, işi yapana değil de işin reklamını en gürültülü yapana gidiyorsa, orada dürüstlükten söz edilemiyor. Bu bir ekosistemse eğer; bu ekosistemde iki tip çalışan türüyor: Gölge savaşçılar ve vitrin süsleri… Gölge Savaşçılar, işi gerçekten yapan, taşın altına elini sokan ama reklam yapmayı zül sayanlardır. Genelde tükenmişlik sendromunun (burnout) pençesindedirler. Vitrin süsleri ise taşın yanından geçerken selfie çeken, taşı başkasına kaldırtıp raporu kendi imzasıyla sunanlardır. Burada devreye giren “iş yıkma” çabası, profesyonel bir mobbing türü değil midir?. Üst kademeler, başarıyı sahiplenirken başarısızlığı aşağıya “yıkma” konusunda tam bir mühendislik harikası sergilemektedirler. Astlar ise, üzerlerine yıkılan bu görev yükü altında ezilirken, üstlerinin sosyal medyadaki “Liderlik dersleri” paylaşımlarını beğenmek zorunda kalmanın ironik işkencesini çekiyorlar doğal olarak.

İnovasyon çağında ihtiyaçtan doğan bir eleştirel bakış açısıyla; “Hani gelişen teknoloji bize şeffaflık vaat etmişti? Oysa biz bu teknolojiyi, gerçekliğin üzerine dijital filtreler çekmek için kullanmadık mı? Verimlilik (productivity) verilerine baktığımızda, toplantı sürelerinin ve raporlama sayılarının arttığını, ancak somut çıktıların aynı oranda büyümediğini görmüyor muyuz?. Bu bir “Performans Tiyatrosu” değil midir? İnsani açıdan baktığımızda, bu durum bir yabancılaşma doğurmaktadır. Çalışanın yaptığı iş artık bir “eser” değil, bir “metadır.” İşin sorumlusu ürünü ya da hizmeti sunduğu kullanıcıya, doğal olarak işe yabancılaşmaktadır; çünkü kullanıcı artık bir “paydaş” değil, sadece “takipçi” kitlesidir.

Sahne ışıklarını kapatıp gerçek işe dönme zamanı gelmiştir. Dünya, yerdeki taşı sessizce kaldıranların omuzlarında yükselir; o taşın başında fotoğraf çektirenlerin değil. Eğer bu “reklam hastalığından” kurtulmak istiyorsak, kurumsal kültürlerimizi “algı” üzerine değil, “olgu” üzerine kurmalıyız. Dijital dünyanın sunduğu imkanları, egomuzun megafonu yapmak yerine, kolektif faydanın mikroskobu haline getirmeliyiz. Çünkü günün sonunda, o çok övülen “inovasyon çağı”, samimiyetin olmadığı yerde sadece yüksek çözünürlüklü bir yalandan ibarettir. İnsanlık, reklamı yapılmayan ama içtenlikle uzatılan bir elin sıcaklığını, binlerce “beğeni”den çok daha fazla özlemektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir