DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Öğretmenim, Sen ‘Elveda’ Dedin, Biz Dünyayla Vedalaştık / Ziya Doğan


Doğrusu hiçbirimiz yabancısı değiliz ne vedalaşmayla ne de elvedayla. Yükümüzü aldık, alabildiğimiz kadar bu iki kavramdan. Adımızı öğrendiğimiz günden beri hep dilimizde, zihnimizde ve adeta hayatımızın da ayrılmaz birer parçası haline geldi bu iki kavram.

Bilincindeyiz aslında her birimiz, elvedanın vedalaşmaktan daha keskin ve daha zor olduğunu. Zira elveda dönüşü olmayan, bir daha karşılaşılmayacağı ve bir daha kavuşulamayacağı yolun yolculuğudur. Bu yolculuğu daha çekilmez hale getiren ise ani ölümlerle, ansızın gidişlerle ve beklenmedik ayrılıklarla olanlardır.

Esasında göz yaşlarımıza neden olanlar gidenler ve yitirilenlerdir. İnsanın yüreğini yaralayanlarsa elvedanın ardında kalanlardır.

Ömür boyu yüreğimize batıp onu kanatalarsa tüm elvedalara rağmen bırakamadıklarımızdır veya peşimizi bırakmayanlardır.

İşte bundadır ki, ‘elveda’ kelimeden öte bir durumdur. Zira herkese söylenmeyecek kadar özel olan bu kelime, sadece sevilen ve değer verilen kişiler için kullanılır.

Elvedaya nereden bakılırsa bakılsın hep hüzün, hep gözyaşı ve hep ayrılık barındıran duygular yumağıdır. İçinde; geleceği ve dönüşü olmayan, kesin gidişin tınısını barındırır yaşananlara ve yaşanmayanlara…

Elveda vedalaşmaya göre çok daha soğuk, çok daha kırılgan, çok daha zor ve çok daha acı veren tamamen kopma halidir. Tamamen kopuştur. Son bakıştır. Çoğu kere son sarılıştır. Sonsuzluğa doğru kanat çırpmaktır.

Elveda bazen gidenin dudaklarından dökülen bir ağıttır. Bazen de ayrılığa dair samimi şiirdir.

Elveda geçmiş ile geleceği buluşturup nokta koymadır. Çünkü elveda kırılganlık, incinmişlik, gönül koyma ve küskünlük barındırır.

Öğretmenim, sen bize ‘Elvada’ derken, aslında bize şöyle haykırıyordun:

Bu size son bakışım ve son sözümdür. İstesem de isteseniz de kalmam, kalamam. Çünkü sizden ilk ve son gidişimdir. Evet, sizlerle çok anılarımız, çok yaşanmışlığımız oldu. Oldu olmasına ama… Ama artık duygularımın en yoğun yaşandığım dostluğumuzun ve birlikteliğimizin bitiş noktasındayım. Ne yazık ki tüm yaşanmışlıklara son noktayı koyma vakti geldi. İçimi burkan ve yüreğimi kanatan bir ayrılıkla hepinize ve her şeye elveda!

Öğretmenim, zamansız elvedana önce inanamadık hiçbirimiz yahut inanmak istemedik. Sonra elvedanla birlikte ruhumuzda derinleşen, kökleşen ayrılık acısına bir türlü alışamadık. İç dünyamız öylesine bir hal aldı ki; gün içinde bazen ılık meltemlere, bazen zamansız esen hırçın deli rüzgarlara, bazen de amansız fırtınalara tutulduk… Benliğimizde güneşin şehrayin ışığı söndü. Adeta günümüz gece; gecemiz de gün oldu. Özenle büyüttüğümüz umut çiçeklerimizin hepsi tomurcukları patlamadan kurudu.

Elvedanla alabildiğine sarsıldık. İncindik. Kırıldık. Belki senin kadar incinmedik ve kırılmadık ama bir damla kan damladı yüreklerimize…

Ardından her şey anlamsızlaştı. Günbegün incinmişliğimiz, kırılmışlığımız ve örselenmişliğimiz birikti kırılmış olan kalbimizde. Gözyaşlarımızı kimseye göstermeden içime akıttık hep. Yapayalnız kaldık… Hatta öz evimizde bile gurbeti yaşadık çoğu zaman. Fark edilmemek için ancak yağmurlu günlerde kalabalığa karıştık…

Öğretmenim, sen elveda deyip giderken; biz de en güzel hayallerimizle vedalaştık. Yaşadıklarımıza, yaşamadıklarımızla, yaşamalarına fırsat verilmeyenlerimizle vedalaştık.

Sen elveda deyip giderken öğretmenim, biz insanlığımızdan utandık. Sıkıldık. Kahrolduk. Yandık, kavrulduk…

***

Ah öğretmenim, ne zaman elveda kelimesini duysam tüylerim diken diken olur. Hatırlıyorum, ilkini annemin yüzünü kefeniyle örterken yaşamıştım… Sonrası mı? Sonrasını defalarca yaşamaya maruz bırakıldım.

Her elvedanın ardında sevinmeyi, mutluluğu ve huzuru unuttum.  Bir de gülmeyi…

Her elvedanın ardında kuşların çığlığı yüreğimi dağlarken, insanların sağırlığı ile dünyanın ağırlığı bir olup belimi büktü. Dizlerim bağı çözüldü.

Yoruldum öğretmenim! Yangın yeri yüreğim….

İnsafsızlar, vicdansızlar ve dahi şuursuzlar kol kola girip sevinç naraları atarken yaşadıklarıma, kabuk tutmayan yaralarımdan kan akmaya devam etti.

Bahar muştularımla vedalaştım. Vedalaştım atamadığım çığlıklarımla. İnsanlık hatırına yürüdüğüm yollardaki izlerimle vedalaştım. Ve sönmeyen iç yangınım daha da alevlendi…

Sen elveda deyip giderken öğretmenim, yazılarım sahipsiz kaldı ve şiirlerimin de boynu bükük…

Gün atımları, gün batımları hey… Nerede kaldı çocuksu sevinçlerim? Dedim ya dayanamam ben hiçbir ayrılığa hiçbir elvedaya ve hiçbir vedalaşmaya öğretmenim.

Yeter yakmayın beni gayri…

***

Ah ki ah…

Firak-vuslat arası gidip gelen ve gittikçe kısalan ömrüm. Kaç kış, kaç çığlık kaldı geride? Daha kaç elvedaya şahitlik edeceğim? Daha kaç kere kalbim milim milim ve dilim dilim doğranacak?

Öğretmenim, sen elveda derken; “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım / Önümüze dağlar sıralansa da / Sermayem derdimdir servetim ahım / Karardıkça bahtım karalansa da” diyen dertli ozanın elvedasını hatırladım.

Ve elvedanla tükendi umutlarımız. Tükendi bizi mutluluğa ve sevince götüren bahanelerimiz. Boynu bükük ve yalnız kaldık kalabalıklar arasında. Teslim olduk her birimiz kaderimize. Sen ‘elveda’ dedin, biz dünyayla vedalaştık öğretmenim, ruhun şad olsun!

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 23 eseri bulunmaktadır.