DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Antik Acılar / Gülcihan Sinem Öztürk


Antik acılarına dokunur insan yüreği, köklerinden gelen, her bir hücresinde çoğalan hatıralarını özler.
Ruhu uçsuz bucaksız bozkırlarda koştururken atlarını, gördüğü her manzaraya yeniden aşina olmak
ister. Köklerini özler, tek derdinin doğa ile mücadele olmasını ister. Materyal sonradan dâhil olmuştur
bu yolculuğa o yüzden insan zaman kaybını öğrenmiştir, macera aramıştır kolaylaşan hayatında sorun
yaratmaya. Bunun farkında olan insanlar daha minimalist bir yaşamı seçerek, kendi özünde mutlu ve
barışık yaşamış, diğerleri ise daha gösteriş içinde materyalist bir yaşam tarzını tercih ederek ruhunu
kasırgaların merkezine atmıştır. Savrulur durmadan aynı yörüngede, hızla döner durur ve bunun içine
dâhil eder tüm sevdiklerini. Hâlbuki aslolan kendi benliğini ve özünü aramak, antik yalnızlığının, kendi
duvarlarının gölgesinde yaşadığının farkına varmaktır.

Kimsenin deneyimlerini hafife almayın, herkes yaşadığınca, yaş aldığınca bilir bir parça yaşamayı…
Tecrübe başkalarının deneyimiyle katlanır. Eksiktir her şeye rağmen yaşamak, çok fazla dolu dolu
yaşansa bir haktan çalınmış, az tecrübe edilse kendinden geri kalmıştır insan… En iyisi kararında
olandır, kararlı ve tam ayarında yaşamak, yaş almış olmak…

Bazen boş ver bu da böyle olsun demenin hafifliği, bazen çaba ve gayretin yüküdür. Tüm olan bitene
rağmen en küçük parçasında bile hissedilebilir olmalıdır yaşamak çünkü zaman geçse de yeniden
kazanılması, başkasından ödünç alınması mümkün olmayan tek olgudur…

Bazen zamana bırakırız olmasını istediğimiz şeyleri, zaman her şeyin ilacı diyerek erteler, öteleriz.
Hâlbuki zaman sadece unutmayı öğretir, yok saymayı, yokluğa alışmayı… Sevilen ne varsa zamana
emanet edilmez, görmezden gelinmez ve vazgeçilmez. Bu yönüyle ele aldığımızda sevebildiğimiz,
değerini bildiğimiz ne kadar az şey olduğunu gördüğümüzde insan olarak tabi ki şaşırıyoruz. Değer
verdiğimizi düşündüğümüz pek çok şeyi ne kadar ertelemişiz, ne kadarından vazgeçmişiz meğer önce
sevdiklerimizden sonra da kendi doğru bildiklerimiz ve kendimizden… Bunu fark ettiğimiz an daha
duru bir kalple yaşamaya başlıyoruz fakat çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor… Önce yasını tutuyoruz
geride bıraktığımız her şeyin ve herkesin, sonra acısını çekiyoruz ve bir yerden sonra tekrar ellerinden
tutuyoruz özlediklerimizin araya hiç zaman ve mesafe, hiç kimse girmemiş gibi… İstiyoruz ki kaldığı
yerden devam etsin bazı şeyler ertelenmesin, kırıldığı yerden yeşersin bütün güzellikler ama bu
beklentiyle bile zaman kaybediyoruz… En kısıtlı hazinemiz, en verimli günlerimiz zamanın
kısırdöngüsünde umarsızlığımızla kaybolup gidiyor, anaforlara yeniliyoruz. Rotasından çıkıyor
hayallerimiz, her rüzgârdan ümit bekleyip kendimizi erteliyoruz…

Yavaş yavaş kavrulurken acılarımız, bir nefes, bir mola, bir dem arıyoruz bir bardak çayda… Çayında
tadı yok yanında halden anlayan bir dost olmayınca. Çoğu zaman iki kelime etmeyi özlüyoruz
anlaşılabilir olmasa da, içimize susuyor, kalbimize dertleniyoruz. Aklımızla kalbimizin savaşı arasında
hep biz kalıyoruz ve mantığa mı duyguya mı teslim etsek yaşam yönetimimizi hiç bilmiyoruz. Bir süre
sonra varsayımlar giriyor devreye, ya şu konu aksi giderse… Ya bu böyle olmazsa… Ya daha çok
incinirsem… Ya istemeden üzersem… Burada zora sokuyoruz kendilik savaşımızı, ince eleyip sık
dokumak yetmiyor çoğu zaman, taviz üstüne taviz veriyor, hak edilenleri öteliyor, kısıtsız bir
vakitteymiş gibi yaşamaya başlıyoruz…

Aklımız olmadık anlara olmadık çözüm yolları sunarken, çoğu zaman vazgeçirmeye çalışırken bir
şeylerden, kalbimiz kendi acılarına sızlamakla zaman geçiriyor ve istemeden kendi içimizde
zerrelerimize ayrılıyoruz… Sonrası zaten odaklanamamış, ne istediğini bilmeyen, kendi rüyasını
yaşayan doyumsuz bir zihin ve sevmenin sevilmenin ne olduğunu bilmeyen, sevemeyen, sadece
dolaşım sağlayan, gönül olamayan bir kalp olarak ilerleyip yönümüzü karanlıkta bulmaya çalışıyor,
depresyonumuza kapanıyoruz. Kendi içerisinde bile çelişir insan bu yönüyle, değil ki başkalarını

anlamak, başkalarıyla anlaşmak hiç kolay değildir… Bu yüzden kendi çelişkisini anlayabilen insan
başkasını da anlayabilecek kapasitededir.

Hiçbir kural, kaide ve şart koşmadan, beklenti içerisine girmeden teslimiyet yaşadığımız anlar vardır.
Sonucun ne olacağına dair hiçbir ipucu göremediğimizde, zihnimizin var olan kalıplarından hiçbirine
sığmayan bilinmezlik anları…

İnsanlarla yaptığımız anlaşmalara uyumsuzluk göstermektense hiç anlaşmamış olmanın da huzur
verdiğini bildiğimiz zamanlar daha iyi hissederiz kendimizi, yüzeceğimiz su bulanık olacağına hiç
yüzmemeyi sadece bir kenarda sakince oturup beklemeyi seçeriz. Böyle anlarda ve çevremizdeki
insanlarla hangi yollara çıkabileceğimizi belirlediğimizde, içimizden geçenleri sadece kendimizle
paylaşmış olmanın sessizliğine vardığımızda, kendimize yazdığımızda en sessiz mektupları, var olan
duruma kolaylıkla uyum sağlayabildiğimizde egomuzdan sıyrılır, tüm kalıplarımızı bir kenara bırakır ve
kendi kişisel yönetimimize doğru en kararlı adımı atmış oluruz. Sadece yazdığımız kalemi, oyunun
kurallarını belirleyerek kendi kişisel sığınma ve korunma alanlarımızı, zihnimizde sur duvarlarla çevrili
kalelerimizi yönetme potansiyeline sahip olabiliriz. Çünkü insan sadece geçmeyi hak edenlerin
geçebileceği surlar inşa eder, zihninin ve gönlünün kıyılarına, dil ve sesin çatlaklarına izin vermemek
için müziğin sesini açar ve bastırır tüm sessizliği…

En yakınımızdaki insanlarla bile farkında olmadan anlaşma kuralları belirleriz, bu kurallara en sık
maruz kalanlar en yakınlarımızdır; ailemiz, sevdiklerimiz ve en yakın dostlarımız…

Birilerinin bize yaklaşabilmeleri için belirli kurallara uymalarını talep edebiliriz, insanın doğası gereği
kuralları olan, hayatta kalmaya öncelik veren yapımızdan kaynaklanır pek çok şey; bizi olumsuz
etkileyebilecek olan herkesten ve her şeyden korunmak isteriz vazgeçmeden potansiyelimizden.
Antik acılarımız antik anılara dönüşerek antikacı ve nostaljik yanımızı yansıtır bazen…

Antik Acılar / Gülcihan Sinem Öztürk” için 1 yorum var:

  1. Hayat, su birinkitisi çukurlarla doludur. En iyisi su çukurlarında zıplamak. Üstümüz başımız çamurda olsa hayat çukurların da neşeyle oynamak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir