Taze Ekmek Kokusu / Mustafa Alagöz

İlkbaharda renkarenk çiçeklerle bezenen yazın ise güneşte bozaran, bir yamaçta kurulmuş bir köyün okulunda çalışıyordum.  Köyün nüfusu arttıkça, tek katlı iki derslik ve müdür odasından ibaret olan okul yetersiz kalmış, aynı bahçede farklı tarihlerde iki ayrı derslik daha yapılmıştı. Okulun çeşmesi, bahçede olup kışın etrafa sıçrayan suların donması ile oluşan kristal bir tepenin içine gömülür, ılık suyun buharı sayesinde yeri ancak belli olurdu. Lojmanda bekar öğretmenler kaldığından ben dağın yamacında olan yatılı bölge okulunun lojmanında kalıyordum. Okulda eğitim, uzun ve soğuk gecelerden arta kalan nefessiz, ilerisi gerisi karanlığa batan kısa gündüzlerde sabahçı-öğleci olarak yapılıyordu.

Okulda sabahçı öğrenciler evlerine dağılmış, öğlenci olanlar ise ders başı yapmıştı. Okula epey uzak sayılan lojmanıma gitmiştim. Yemek yiyip geri döndüğümde okulun müstahdemi; “Çetin adında, dördüncü sınıftan bir öğrencinin çatıdan sarkan buz saçaklarını kürekle kırayım derken küreği başına düşürdüğünü ve hafif yaralandığını.” söyledi. Sınıf öğretmeni de çocuğu evine göndermişti.

Hemen çocuğun peşine düştüm. Evleri okuldan uzaktı. Köyün Murat Irmağı’na bakan aşağı tarafında, Bayraklı Tepe denilen ufak bir tepenin ardındaydı. Evlerini yazın da görmüştüm, Murat Irmağı’ndan, balıktan dönerken. Taze tandır ekmeği kokusunu izlemiş, tandırı kokusundan bulmuştum. Çocuk çoktan eve varmış olacak ki yolda yetişemedim. Evlerine varıncaya kadar Murat Irmağı boyunca, Kesuk Köprüsü tarafından esen karlı rüzgar sol taraftan  hep yüzüme yüzüme çarpıyordu. Ayaklarımın altından akarak yoldan şaranpole devrilen kar seli bende bulutların üzerinde yürüyormuşum hissi uyandırıyordu. Hizmetimin ilk yıllarıydı. Gençtim, başıma henüz bere takmıyordum. Sırtımda üniversite yıllarımdan kalan siyah uzun pardesüm vardı. Yakasını kaldırmış yüzümü elimle koruyordum ama nafile. Kafamı omuzlarımın arasına gömdüm, bir omzumu ve alnımı tipiye vurdum, yürüdüm. Çevresine göre her baharda yapılan yol tamiratları ile yüksekte kalmış yol ve etrafına dizili evler kar altında uyuyordu. Yazın çeşme başlarını süsleyen, köyün yegane süsü olan birkaç söğüt ağacının nereye saklandıklarını anlayamıyordum. Bir tek evlerin üzerinden uçarak kaybolan cılız gri tezek dumanı ile tüten bacaları köyün canlılığını belli ediyordu. Sanki kar biraz daha bastırırsa yeteri kadar ağırlaşmış olan damların çoğunu yıkacaktı. Damlar yıkılacak ve köy, bitmeyen bir uykuya, karşıda, Kartevin Dağı’nın ardında bekleyen derin bir uykuya gömülecekti.

Evlerine tahminen bir saatte ancak varabildim. Hisarının taşları, rüzgarla sürüklenen karın içinden zar zor seçilen, geniş bir avlunun içinde, balık sırtı şeklinde yapılmış toprak damı olan bir evdi. Epeydir aralıksız yağan kardan evin duvarları kaybolmuştu, adeta ev yere, alçalmış, çömelmiştı. Yazın taze ekmek kokusuna geldiğim o tandırlık sanki yerinde yoktu. Zorlukla bulduğum kapıyı elimle dövdüm. Bir kız çocuğu kapıyı açtı ve utanarak geriye dönüp içeri doğru kaçtı. Üzerimdeki kar ve soğuk hava ile beraber karanlık holden içeri girdim. Kar gözümü aldığından ilk etapta içeriyi iyi seçemiyordum. Ev halkı beni karşılarında görünce epey şaşırdı. Ayağa kalkan kalabalığın içinden bayanlar ayrılıp bana görünmemeye çalışarak yan kapıdan diğer odaya geçtiler.  Ev halkı beni çok sıcak karşıladı. Çetin’in dedesi Hacı Mahmut Amca baş köşeden ayağa kalktı: “Hoş geldiniz hocam.” dedi. Bana sarılıp donmuş yüzümden öptü. Erkeklerin hepsi yaklaşıp genci yaşlısı muhabetle elimi sıktılar. Hacı’nın gösterdiği, sobanın en yakınındaki yün mindere oturdum. Sobanın üzerinde tencere kaynıyordu. Fokurdayan tencereden sıcak ve nemli bir koku yayılıyordu. Davetkâr yemek kokusu burun deliklerime gelip yapışıyordu. Isınırken yüzümün soğuktan kızarmış tarafı  yanıp sızlıyordu. Niçin geldiğimi anlattım. Çok memnun oldular. Çetin, kafasına tülbent bağlanmış, sobanın arkasında oturuyordu. Bana kaçamak gözlerle bakıyor, keyfine diyecek yoktu. Çetin’in bir şeyinin olmadığını söylediler. Zaten sorun olsa bile köyün yolu kardan dolayı iki gündür kapalıydı. Bu durumda en yakın hastahanenin olduğu ilçeye imkanı yok, gidilemezdi. Yapılacak bir şey yoktu. İyice ısındıktan sonra kalkacak oldum. Israrla yemeğe beklettiler. Zaten kaynayan tencereden gelen yemek kokuları beni acıktırmıştı.

Yer sofrası kuruldu. Çevresine hep beraber halka olduk. Yazdan kurutulmuş ebelik otu ve börülceden yapılmış sıcak omac aşı ve taze tandır ekmeğinden yedik. Çaya kalmadım. Ev halkı ve Hacı Mahmut amcadan müsaade istedim. Hacı ısrar edecek olunca; yolumun uzak olduğunu, ancak gideceğimi söyledim.

Yola düştüm, aynı fırtına devam ediyordu. Bu kez aynı rüzgar ve sulu kar yüzümün sol tarafına vurmaya başladı. Okula varıncaya kadar nefes nefese kaldım. Dışarıda öğrenci yoktu. Hepsi buğulu camların ardındaki sıcak sınıflarında ders işliyorlardı. Okulun müstahdemi beni okulun kapısında karşıladı. Okul köyün dışında, yüksek bir yamaçta olduğundan gelişimi uzaktan görmüştü. İki büklüm, üzülerek: “Hocam dondunuz, içeri girin, size bir çay getireyim.” dedi. Müdür odasına girdim, sandalyemi sobaya doğru çektim. Bu kez de yüzümün diğer tarafı kızarmış, yanıyordu.

Çetin büyüyecek, üniversiteyi bitirecekti. Tıpkı öğretmeni gibi memleketin bir köyünde öğretmen olacaktı. Uzun yıllar sonra, üzerinde beyaz önlüğü ile okulun giriş kapısında elime eğilerek: “Hoş geldiniz hocam.” diyen genç öğretmeni karşımda görünce bunu tarifsiz bir sevinçle anlayacaktım.

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

1 thought on “Taze Ekmek Kokusu / Mustafa Alagöz

    mehmet ali ÇAKICI

    (15 Ekim 2018 - 07:49)

    Hocam çok güzel olmuş. Elinize sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir