Kadın Millet Erkek Devlettir!  / Ayşe Rahşan Gürel

Genç adam mahzun bir halde yaşlı bilgenin yanına geldi. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Sorardı bilge adama ve aylarca aldığı cevabı hal etmeye çalışırdı.

Şimdi burada olduğuna göre demek ki cephanesi tükenmişti.

Yaşlı adam onu her zamanki sözsüz sevecenliğiyle karşıladı. Başıyla yer gösterdi. “Derdin bol ola evlat” dedi, gülümseyerek.

Genç adam onu en çok da bunun için seviyordu. O, herkes gibi derdi olduğu için ona acımıyor aksine onu tebrik ediyordu.

“Erkekler…” diye söze başladı genç adam. Başlarını elleri arasına almıştı. “Neden eskisi gibi sağlam duruşlu, dirayetli değil? Neden hayatın kontrolünü ellerinde tutamıyorlar? Neden kuru yaprak gibi oradan oraya savruluyorlar?”

Yaşlı adam mahzunlaştı. Yüz hatları ciddileşmişti. “Evlat!” dedi hafifçe dizine dokunarak. “Eskiden her dirayetli erkeğin ardında âkil bir kadın olurdu. Erkeğini her yönden besler doyururdu. Dışarda gözü olmazdı. Onun cenneti hanesiydi. Şimdi ise maalesef her işsiz güçsüz ipsiz sapsız erkeğin önünde bir gafil kadın var. Yaratılışındaki güzelliği, narinliği unutan, kaba hoyrat bir dünyada çiğnenmeyi marifet, evinde eşini beklemeyi çocuklarına analık etmeyi züll sayan… Kadın da erkek de bu hale, Rabbine küstahlık ettiği için mahkûm oldu. Rollerini birbirine karıştırdı ve hüsrana uğradı…”

Delikanlı, yaşlı adamı ilk defa böyle ciddi görüyordu. Her zamanki gibi cevabı sorudan ağırdı. Yaşlı adamın yüz hatları yavaşça gevşemeye başladı. “Sana bir kıssa anlatmamı ister misin?” dedi usulca.

O içini ısıtan gülümsemeyi görünce delikanlı da gülümsedi. Başını salladı. Rahatlamıştı.

Yaşlı adam bir nakkaş titizliğinde kelimeleri işleyerek anlatmaya koyuldu:

“Vaktin birinde suyu toprağı bereketli bir köyde geçimini çiftçilikle sürdüren bir karı koca varmış. Evin beyi sabah erkenden bir komşu tarlaya ücretli olarak çalışmaya gider kıt kanat geçinirlermiş.

Evin hanımı yokluklarını eşine hissettirmemeye çalışan geçimli, becerikli ve akıllı bir kadınmış. Fakat gün gelmiş bıçak kemiğe dayanmış. Köylü kadın, sabah karanlığında evden çıkan ve bütün gün çalışıp didindikten sonra evindeki bir tas çorba ve eşinin dünyalara bedel güler yüzünden başka kazancı olmayan evinin direği eşinin önüne koyacak, bir külekte iki kaşık yağ ve bir parça un, şeker ve peynirden başka bir şey bulamamış.”

NEYLERSE GÜZEL EYLER…

İçini bir anlığına bir çaresizlik hissi kapladığında hemen kendine gelivermiş ve “Ey her şeyi gözsüz kulaksız işiten Allâh’ım, elbette ki Sen bu Senden başka bir varlıkları olmayan başkasına da ihtiyaç duymayan şu kullarını görmektesin. Seni Sana çekiştirmek kuluna yakışır mı? Elbette ki bu hâlimizin bin bir hikmeti ve bin bin mükâfatı vardır. Buna inancım sonsuz. Sende çareler tükenmez, bu fakir kuluna eşini mahrum bırakmamak için bir yol göster!” diye dua etmiş.

Bir anda içine bir ferahlık ve huzur dolmuş. “Ne diye düşünüp duruyorum, hele bir mutfağa gireyim bakayım.” diyerek hemen yerinden doğrulmuş ve ocağının başına geçmiş, tavaya bir kaşık yağını ve ununu koymuş, biraz kavrulunca da peynirini katmış. Bir avuç da şeker eklemiş karıştırmış. Koyu kıvamlı bir yemek çıkıvermiş ortaya.

HOŞ MU ERİM?

Kaşığı elinde önlüğü belindeyken kocası ak terlerini akıta akıta içeri girivermiş. Hanımcağızının gülce yüzünü görmüş ferahlamış, abdestini alıp rahatlamış, geçmiş sofracığının başına. Başlamış hanımının güzel elceğiziyle pişirdiği, daha önce hiç tatmadığı bu enfes yemeği afiyetle kaşıklamaya.

Köylü kadın eşinin memnuniyetini yüzünden bir bir okumaktaymış ya yine de dayanamamış ve o billur sesiyle soruvermiş: “Hoş mu erim?” Beyceğizi o güneş alacası ak mermerden yüzünü tabağından kaldırmış ve kara gün dostu akça hatuncuğuna gülümsemiş: “A benim gül kokulu kadıncığım, sen ne pişirirsin de güzel olmaz. Hoş mu da ne kelime, ben bunu her gün olsa hiç bıkmadan yine yerim” demiş. “Hoş mu erim” sözü dillerde söylene söylene “Höşmerim” oluvermiş ve bu lezzetli ve sıhhatli yemek, o gün bugün insanların dillerini ve gönüllerini tatlandırmaya devam edegelmiş.”

Bu ne zarif bir kıssaydı. Delikanlının gözleri uzaklara dalmıştı. Aslında eşinden dertlenmeye gelmişti. Lakin şimdi düşündüğünde kendisinin de o kıssadaki er kişi gibi kanaatkâr olmadığını anlamıştı.

Ağır ağır doğruldu. Kendine çeki düzen verecekti…

“İnsan kâinatın gözbebeğidir evlat. Kişi kendi düzelirse, ona bakan herşey de düzelir. Kadın millet, erkek devlettir. Devlet, adalet ve merhametle hükmünü yürüttüğünde, millet ona can u gönülden tabi olur. Aksi takdirde isyan kaçınılmazdır…”

Maksat yine hasıl olmuştu. Yaşlı adam yine onun aklıyla gönlünü bir araya getirmeyi bilmişti. Musafahalaştılar. Elleri yine umut doluydu yaşlı bilgenin. “Gün gelir taşlar yerini bulur” dedi, usulca.

Gözlerini göğe kaldırdı genç adam. Bulutlar ona yerinden oynamış taşlar misali ürkütücü geldi. Güneş batmak üzereydi. Ve ona hal diliyle “İnan bana, yarın tekrar doğacağım” diyordu.

Genç adam zaten sadece inandığına erişeceğini biliyordu…

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir