Vefa Ölmedi, Hâlâ Yaşıyor / M. Asıf Işık

Bazı kavramlar, bazı haller, insanın içinde lâtife denilen öyle ince algılar, bazı mânâlar var ki sözlerle asla tarif edilemez; ancak hissedilirler. Kelimeler, anlatılamayan öylesi hallerin ne ağırlığını taşıyamaz ne de genişliğini kuşatamaz. Bu yazıda işte o tarifi çok zor olan bir özelliği, vefadan ve vefalılardan bahsedeceğim. …
Sözlükler insânî hasletlerin en değerlilerinden biri olan “Vefa” kelimesini birkaç yönüyle tarif eder; Sözünde durmak, verilen sözü yerine getirmek ya da dostluk ve muhabbette sebat etmek, sevgide süreklilik, bağlılık ve sadâkat göstermek.
Bir hadis-i şerifte, imandan olduğu buyrulan vefanın, o yüksek vasfın anlam karşılığı sadece şu birkaç kelime midir? Elbette değil, fakat akla gelebilen veya birkaç cümleyle yapılabilen tarif ancak bu kadardır. Sözlükler tarifi her ne kadar sınırlı verebilse de biz bu kadarıyla yetinip vefanın hakiki mânâsının okyanuslara sığmayan genişlik ve derinliğini okuyucuların ferasetine havale ederek konuya gelelim.
Vefa kelimesi için yukarıda verilen ilk tarif kişinin sözüne sahip çıkmasını, yani ahdine vefa göstermesini ifade eder. Bu özellik çok önemli, asil bir tutum ve duruştur. Fakat vefanın diğer anlamı bana daha sevimli ve çok daha değerli geliyor, çok daha derin mânâlar hissettiriyor.
Yaşadığımız modern hayat şartları, maddî ve mânevî pek çok değerimizi öğütüp ufalıyor. Bu garip ve tuhaflıklarla dolu zamanda hele bir de İstanbul’da, büyükşehirlerin insanı bozup çürüten şartlarına karşı direnen, yüksek ahlâkın en tatlı meyvesi olan insânî vasıflarını yitirmeyen, kendileri gibi kalmaktan vazgeçmeyen, sahip oldukları asâletten ve faziletten zerre miktar taviz vermeyen altın kalpli ve koca yürekli iki vefa insanından, iki dosttan, dağ gibi iki arkadaştan, iki kardeşten bahsedeceğim; Talat ve Marûf Obut kardeşlerimden. Ayrıca, aynı özellikleri taşıyan kardeşleri Salih ve Memduh ağabeylerimi de anmamak olmaz. Gerçi onlarla da tanışır ve görüşürüz. Fakat Memduh ağabey Batman’da, Salih ağabey ise Yalova’da olduğu için uzaktakilerle aradaki mesafeden dolayı bu denli içli dışlı değiliz.
Biri benden birkaç yaş büyük, diğeri ise yaşıtım olan bu iki vefa timsâli dostu, bu iki elmas ve pırlanta yürekli hakiki arkadaşı İstanbul’un kalbi Fatih’e her gelişimde uğrayıp ziyaret etmezsem yüreğimde büyük eksiklik ve içimde kocaman bir boşluk varmış gibi hissederim. Bu sohbetleri de arkadaşlıkları da baldan tatlı dostların, ayaktayken bile üç beş kişiyle tıkış tıkış doluveren küçük ve dar işyeri, güler yüzleriyle, dost sıcaklığıyla ve samimiyetiyle insana nasıl bir genişlik hissi verir, fizik kurallarıyla izah edilmesi de anlaşılması da mümkün değil…
Baba Dostluğu Evlatlarda Yaş(atılı)ıyor

Bu can dostlarla babalarımız da dost ve yakın arkadaştı. Derken bu arkadaşlık babalardan biz evlâtlara intikal etti. Hayattayken rahmetli babamın onlarsız gün geçirmediği, onların da babamın hatırını sormadan bir gün bırakmadıkları, paha biçilmeyen emsalsiz değerde bir arkadaşlık… Vaktiyle, babamın uzun süren ve çok ağır bir hastalık çektiği dönemde, ben görevimden dolayı ülkeyi şehirden şehre gezdiğim ve mecburen babamdan uzak olduğum günlerde, dost ve arkadaşları olan babama bir evlât, bir kardeş gibi candan ve samimiyetle hizmete koşan emsalsiz dostlar…
Bizler dördü erkek ve dördü kız olmak üzere sekiz kardeştik. Kısmet bu ya, hiç birimiz babamlara yakın değildik. İşlerimizin gereği olarak ben Gebze’de, en büyük ağabeyim Bursa’da, ortanca ağabeyim ve en küçük kardeşim İzmit’te, kızların biri Batman’da, biri Van’da, ikisi ise Yalova’da ikamet ediyordu. Gerçi her fırsatta, her ihtiyaç anında babamızaa koşuyor, ihtiyacını gideriyor, hizmetini görüyorduk fakat iş güçten dolayı evlerimize dönüyorduk. Bu hizmet işlerini bazen sıraya koyuyor, bazen de çoğunlukla bizden bir nebze daha serbest olan İzmit’teki Atıf ağabeyim babama gelip giderek gerekeni yapıyordu. Ben babamın hastalığı sırasında Bolu’da çalışıyordum, ancak hafta sonları gelebiliyordum.
Sosyal yönü ve çevresiyle ilişkileri çok güçlü olan babam, hasta olsa bile öyle evde günlerce oturup duracak biri değildi. Babacığım ya evlât özlem ve sevgisini evlâtlarından ayırmayacak kadar sevdiği bu vefa timsali arkadaşlarına, devamlı koşturdukları hayırlı işlere, ilim meclislerine, sohbet halkalarına ve etraflarından hiç eksik olmayan âlim şahsiyetlerle görüşüp sohbet ederek dindiriyordu.
Ya da, ne bileyim, belki bu emsalsiz vefa timsalleri hem baba dostları olan babamı bir baba gibi görüyordu. Belki onlar da baba hasretini aralarından su sızmayan rûhen çok yakın bir dost, şakalarıyla, sohbetleriyle, sevinç ve hüzünleriyle beraber neşelenip beraber kederlenen, bir arada olmaktan daima sürûr ve lezzet alarak bastırıyordu. Bu nasıl bir dostluk, nasıl kadirşinaslık ve ne değerli bir beraberlik idi? Bu zamanda emsaline rastlamak ne yazık ki nadirattan olmuş!
Babamın hastalığından bahsetmiştim ya. Rahmetli sıkı bir sigara tiryakisiydi. Ömrü boyunca kurtulamamıştı o meretten! Vaktiyle önce damar tıkanıklığı sebebiyle kalp ameliyatı olmuş, kısa bir süre bırakmış fakat tiryakilik dem ve damarlarına öylesine işlemişti ki tekrar başlamıştı. Belki yüz kere bırakmış, kısa süren ayrılığa bir türlü dayanamıyor sigarasını yeniden tutuşturuyordu. Ömrü boyunca kendisini terk etmeyen o hayırsız arkadaşı olan sigara nihayet babama son darbesini vurmuş, akciğer kanseri olmuştu.
Bu yaman hastalığı sebebiyle tedavi oluyordu. Kemoterapi, radyoterapi vs. derken tedaviye ara verilen bir dönemde ben de izne çıkarılmıştım. Babama, Fatih’e gidip zar zor ikna ederek onu ve anneciğimi evimize getirmiştim. Uyanık olduğu vakitlerde tatlı tatlı sohbet ediyor, bol bol konuşuyorduk. Ona devamlı gençlik günlerini ve akrabalarımızla olan hatıralarını anlattırıyordum. Yatıyordu. Tezcanlı bir tabiatı olan babam hasta haliyle bile yatakta kalmayı sevmiyordu.
Bize geleli henüz birkaç gün olmuştu. Birden telefonu çalıverdi. Telefon eden, selâm ve hatır sorma faslından sonra kendisine, “Amcacığım, kaç gündür nerelerdesin, vallahi seni çok özlemişiz.” diye sitem eden sıcak bir dostun sesiydi. Arayan Talat ağabeydi. Babama âdetâ yeniden can gelmiş gibi, yattığı yerden doğrulmaya çalışarak, “Yahu, şu kardeşin Asıf beni buraya getirip hapsetti. Kaç gündür onun yanında hapiste gibiyim.” diye benden yakındı.
Aslında yakınmasına sebep ben değildim, Fatih’ten, o çevreden uzak kalmasıydı. Babam “özlenme” lafını duydu ya, artık kurcalanmaya, karıncalanmaya ve huzursuz olmaya başladı. O telefon görüşmesinin ardından birkaç saat geçmemişti ki, “Hazırlan da beni Fatih’e götür.” deyiverdi. Haydaaa! Yalvar yakar bin bir güçlükle eve getirebildiğim babama izinli olduğum günlerde bakacak iken şimdi onu yaşlı annemle nasıl kendi evine götüreydim? Mümkün değil!
Aklıma Talat ağabeyi telefonla aramak geldi. Telefon ettim, babamın durumunu bildirip “Canım ağabeyim, babamı nasıl sevdiğinizi biliyorum ve hatta özlediğinizi de. Onu arayıp hatırını sorun fakat lütfen özledik, nerelerdesin, gibi onu tahrik edecek şeyler söylemeyin. Ona şu kritik vaziyetinde bakmamız ve gözümüzün önünde olması lâzım.” deyince, o vefa âbidesi, “Canım kardeşim, sen hiç merak etme. Biz de onun evlâtları sayılırız. Ona ne icap ederse sizi hiç aratmadan hizmetine koşacağız.” demişti. Utandım. Gözlerim yaşardı. Hem sevinmiş hem hüzünlenmiştim. Şükürler olsun öyle dostlarımız vardı. Bir vesileyle Talat ağabeye uğramış, belki incinmiştir diye elini, yüzünü öpüp gönlünü almıştım.
Bir keresinde de en küçük kardeşim İsmail Maruf babamı ve annemi İzmit’e götürmüş, ertesi gün babam sıkılıp ille de beni Fatih’e geri götür diye tutturunca mecburen gerisin geriye Fatih’e getirmişti. O hasta haliyle asansörü olmayan dördüncü kattaki evine çıktılar. Birader babamın ısrarının sebebini biliyordu tabi. En küçüğümüz olduğu için belki de en nazlısı ve bize nisbeten daha serbest konuşan kardeşim bir yandan sinirinden öte yandan babamın ısrarı karşısındaki çaresizliğinden dayanamayıp, “Baba Allah aşkına, sen kendi babanı senin şu halinde bırakıp gönül rahatıyla evine gider miydin?” diye kızmış gibi sorunca babacığım hem şefkate hem kendine gelmiş, “Tamam, mâdem öyle istiyorsun hadi gidelim.” diyerek onca yolu katedip tekrar İzmit’e gitmişlerdi.
Babamın Vefatı
Rahmetli babam vefat ettiğinde ben Bolu’da çalışıyordum. Vefat haberini alır almaz derhal toparlanıp babamlara gelmiştim. Fakat ben gelinceye kadar ölümle ilgili resmi işlemler tamamlanmış ve nâşı morga kaldırılmıştı. Babamlara vardığımda o iki vefa timsali dostlarımız da oradaydılar. Babamı dünya gözüyle son bir defa görmek istedim. Akranım olan Maruf’la morga gittik. Morga konulduğu bölümün kapağı açılıp o her vakit neşeyle, şakalarla, sevinçle, hüzünle, velhasıl her daim beraber oldukları can dostunu, baba yerine koyup kendilerini bir evlât gibi kabul ettikleri yiğitlerin yiğidi babamı cansız, hareketsiz, soğuktan kaskatı kesilmiş buz gibi bir halde görünce ben inceden ağlamaya başladım, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Fakat Maruf, âdetâ içinde biriken suları tutamayıp bendini yıkan bir baraj gibi patladı. Birden gözlerinden yaşlar boşaldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bağırır gibi, “Ah Hacı amcam, seni böyle, bu halde mi görecektim?” diye feryad u figân etmişti.
***
Şu dünyada kim her neye sahipse, sandıklar dolusu mücevherleri ve hazineleri de olsa; o hazineler -eğer var ise ve çok da şanslı iseler- sahip oldukları vefalı ve hakiki tek bir dostun bile değerinde değildir ve olamaz. Bu sözle mübalâğa ettiğimi mi sandınız? O halde şu misali vereyim:
Mevlânâ’dan Bir Vefa Dersi
Bilindiği gibi Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’yi aşk ateşinde pişiren Şems-i Tebrizî’dir. Ona tasavvuf yolunda hocalık yapmıştır. Fakat aralarında hoca-talebe ilişkisinin çok daha ötesinde öyle bir dostluk ve yakınlık olmuştu ki, âdetâ ruhları birleşmiş, iki farklı bedende tek bir ruh olmuşlardı.
Bu yakınlığa Mevlâna’nın oğlunun bile dayanamadığı hikâye edilir. Bir zaman Şems-i Tebrizi Konya’dan ayrılıp gitmek zorunda kalır. Mevlâna kendisini İlâhî aşk ateşine atan, onu yakıp pişiren Şems-i Tebrizi’nin ayrılığından dolayı büyük ve dayanılmaz acılar çeker. Bazen ondan haber getirenlere de hediyeler verirmiş.
Bir gün sarhoşun biri Mevlâna’ya “Şems-i Tebrizi’yi Bağdat’ta gördüm.” Demiş. Bunun üzerine Mevlâna sırtındaki kaftanı çıkarır ve ona hediye eder. Yanındakiler gelir ve “Aman efendim, ne yaptınız? O adam sarhoşun tekidir. Onun Şems-i Tebrizi’yi görmesi imkânsız. Bütün gün ayyaş ayyaş dolaşır. Yalan söylüyor.” derler.
Mevlâna tebessüm ederek, “Onun yalan söylediğini ben de biliyorum.” der. Ardından “Onun, Şems’i görmeyi değil, Bağdat’a gidemeyeceğini de biliyorum. Ben o kaftanı onun yalanına verdim. Eğer gerçek olsaydı, canımı verirdim.” demiş. İşte hakiki dostluk ve vefa öyledir.
***
Aziz okuyucular, eğer ihtiyaç duyar da bir dost seçecek olursanız ilk tercihiniz vefa olsun. Gerektiğinde bir müjdeye can vermekten sakınmayacak samimi ve candan bir dostunuz olsun.
Zaten Yüce Allah bir âyette öyle buyurmuyor mu? “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla (doğrularla, doğru ve vefalı olanlarla) beraber olun.” (Tevbe Sûresi, 119) Hatırlayalım ki Hazreti Peygamber Efendimizin dünyadaki en yakın arkadaşının vasfı âyetteki “sadık” sıfatının zirve makamındaki vefalı insan, sahabenin en büyüğü Hz. Ebubekir es-Sıddık idi.
Bir inci de Bediüzzaman’dan olsun. O büyük İslam âlimi ölüp gitsin diye memleketin kuş uçmaz kervan geçmez ücra yerlerinden birine sürgüne gönderilmişti. Ona ve mukaddes dâvâsına sürgün edildiği yerde öylesine sahip çıkanlar olmuştu ki Barla Lahikası isimli eserindeki bir mektubunda o vefa kahramanları için şöyle demiştir: “Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. “Sıddık-ı vefiy (vefalı dost) bu zamanda yoktur” diyenlere karşı sizleri gösteriyorum.”
Ben de Üstadım gibi, Üstadımı çok seven bu dünya ve ahiret kardeşlerimi âleme ilân ederek “İşte bu zamanda vefalı ve hakiki dostlar” diye gösteriyorum. Ömürleri uzun olsun.
Bugün Bize Düşen…
Gerçi çıkmayan candan ümit kesilmez, derler. Doğrudur. Can mı çekişiyor, ağır hastalık halinde mi bilmem fakat şu zamanda vefa ortalıkta pek görülmemesine rağmen biz yine de ümitsiz değiliz. İnşallah gönüllerde yeniden canlanıp dirilir. Vefayı hayatlarının ortasına koymuş olan bizden önceki nesiller aralarındaki hukuk münasebetiyle “Bir kahveye kırk yıllık hatır” biçmişlerdi. Rahmet olsun o vefalılara…
Vefa duygusuna değer veren bizler de öylesi dostlara ve dostluklara ebedî bir hatır vermeli değil miyiz? Biz de vefa denen bu erdemi dost, akraba, komşu veya hangi seviyede olursa olsun, münasebet halinde olduklarımızla yaşarsak ve yaşatırsak toplumda karşılık bulmaz mı, zayıflayan damarları güçlenmez mi, kökleri derinleşip sağlamlaşmaz mı ve dalga dalga etrafa yayılmaz mı? Dileğimiz de bu değil mi?
Ve son sözümüz: Dostunuz gerekirse bir olsun fakat pir olsun; illâ ki vefalı olsun. Şu üç günlük dünyada vefalı dostlar bulun ve dostsuz kalmayın, duâsıyla…

