Bir Daha Yapmam Anne! Söz! / Dr. Hatice Kösecik

Kapatma anne ne olur, bir kere de affet annem. Banyo çok karanlık, hem de çok, su damlacıkları alay ediyorlar benimle. Gülüyorlar bana, annesi yine kapattı zavallı Esra’yı diye birbirlerine gösteriyorlar. Söz sana bir daha çoook çalışacak 100 alacağım. Soruyu tam okumamışım, böyle hatalar olurmuş, öğretmenim de söyledi. ”Seksen beş kötü bir not değil. ” dedi bana, bundan sonra daha dikkatlice okurum söz canım annem, kapatma beni banyoya.

Ellerini yüzüne kapatmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu küçük kız. Okuldan korkarak gelmiş, hemen odasına çıkmıştı ama işte annesi gelip sormuştu bile. Yazılı notları açıklanmıştı bugün, matematikten seksen beş almıştı. O kadar çok ağlamıştı ki okulda öğretmeni şaşırmıştı.
“Neden ağlıyorsun Esra? Kötü bir not almadın ki, diğer yazılıda daha dikkatli okursun bu senin için de tecrübe olur. ” demişti. Demişti de annesini tanımıyordu öğretmeni, onun ne kadar çok kızabileceğini tahmin edemezdi. Annesi diğer annelerden farklıydı biraz ama annesiydi Esra’nın. Bu sene dördüncü sınıfa gidiyordu Esra, her düşük not aldığında, yani 95 ten düşük, annesi çıldırıyordu sanki. Aslında 95 bile kötüydü annesi için bunun farkındaydı ama babası korurdu onu.

-Banyoda bir saat dur da anla, aklın başına gelsin senin, çok şımardın sen çok. Bir dediğini iki etmiyoruz, yine yaranamıyoruz sana. Bak Mert’e 100 almış, nasıl da hava atıyor annesi. Hemen yazmış bana, senin kızın da 85 almış diye. Niye rezil ediyorsun beni, burnu bir karış havada olan arkadaşlarının annelerine? Bir de özel ders aldırıyorum sana, boşuna para veriyorum boşuna. Okumazsın sen, adam olmazsın. Herkesin çocuğu en yüksek yerleri kazanır da sen beni rezil edersin, Öyle yaparsın değil mi? Söyle bana cevap ver. Kızının kolundan tutmuş sarsıyordu, çok sinirlenmişti. Böyle olunca aklı başından gidiyordu sanki Neriman Hanımın. Kızının ruhunda açtığı yaraların farkında bile değildi. Sadece en mükemmel olmalıydı onun kızı. Defalarca söylemişti bunu Esra’ya, başarılı bir bilgisayar mühendisi olmasını istiyordu kızının. Oysa Esra resim yapmayı çok seviyordu, matematik onun için zordu, ancak bu kadar yapabiliyordu. Söylemesine rağmen annesi anlamamış, ısrarla özel dersler aldırıp bunaltıyordu kızını. İşte yine bir yazılı dönemi, zavallı Esra için acılarla dolu bir hafta demekti.

Defalarca sarstı küçük kızını anne, sanki onu dokuz ay karnında taşımamış, sanki doğduğunda dünyalar onun olmamıştı. Zeki bir kadındı Neriman, mimar olmuştu, kızına da bir meslek seçmişti bile ona sormadan. En iyisini bilirdi o çünkü küçücük çocuk nerden bilsindi meslek seçimini. Tabi ki annesi karar verecekti ve de bu fikrini hep savunurdu, eşine karşı, arkadaşlarına karşı da. Kimse ona ters düşemezdi, hele bir denesinler ne olacağını görürlerdi. Çekinilen bir tipti aslında Neriman, takıntılı, her şeyin dört dörtlük olmasını isteyen bir tip. Zorla sürükledi kolundan küçük kızını, dünyayı duymuyordu, çocuğunu duymuyordu, cezalandırılmalıydı kızı ki aklı başına gelsindi. Tek düşünebildiği buydu şu anda. Ağlıyordu Esra için için, biliyordu ki annesi ne yaparsa yapsın kapatacaktı o soğuk banyoya onu. En az bir saat ayakta bekleyecek, ne yaptığını düşünecekti. Oturmasına izin yoktu, zaten yere soğuk zemine oturması gerekiyordu ki bu daha da zordu küçük kız için, çünkü karnı ağrıyordu sonradan. İdrar yolu enfeksiyonu olduğunu söylemişti doktor amca. ” Bol su içmelisin, ayaklarını da üşütmemelisin. ” diye de eklemişti. Esra biliyordu nerede üşüttüğünü ama kimseciklere bir şey söyleyemezdi. Ters bakardı annesi, öyle kötü bağırırdı ki ona ödü kopardı Esra’nın o zamanlarda. “Ah doktor amca ah! Ben de büyüyünce doktor olacağım, olacağım da benim gibi üşüten çocukların annelerine kızacağım. Çocuklarınızı banyoya kapatmayın, neden sevdiklerinize zarar veriyorsunuz? Onlar sizden çok çok küçük diyeceğim. ”

İkinci kattaki küçük banyoya kolundan sürükleye sürükleye getirdi annesi biricik çocuğunu. Hala hırsını alamamış, bir yandan da çimdikliyordu yavrusunu. Dışarıdan bakan öyle sanırdı ki bu küçücük beden düşmanıydı bu kocaman kadının. O anda kendine bir aynada bakabilseydi Neriman Hanım emin olun ki korkardı kendinden. Öfke insanı tanınmaz yapar çünkü asıl benliğinden çıkarıp şeytanın oyuncağı yapar, yapar da böyle en sevdiği kişilere eziyet ettirir insanoğluna. Aklı başında olsa da hatırlasa Neriman Hanım, aile dışındaki tüm bağlar yanıltıcı ve de ölümlüdür. Yeri gelir sahte olur, yeri gelir yapmacıktan terane. Elalem yüzlerine bir maske takmış yaşar dururlar, amaç insanlara şahane olduğunu gösterebilmektir belki de kim bilir. Hiç yaşamadığı duygularını yaşarmış gibi göstermektir. Aynen kocasıyla kavgalı olduğu halde sevgililer gününde kendi kendine aldığı çiçeği sanki kocasından gelmiş gibi sanal alemdeki yalancı dünyasına koyan hatunlar misali… Bilseydi yapar mıydı bu anne kızına bu eziyeti? İnsanlar insanların hayatında gelip geçerler, girip çıkarlar. Bu insan olmanın bir kuralıdır. Oysa aile bağları kopmaz, silinmezdir. Aile, aynı hamurdan yaratılmış insanların oluşturduğu, aynı değer yargıları içinde yetiştiğimiz bireylerle aynı çatı altında bulunduğumuz bir yapıdır. Kale gibi sağlam olmalıdır ki öyle hemen bir selde yıkılmasın. Hafif sarsıntıda enkaz haline gelmesin. Heyhat ya şimdi ne yapıyordu bu gösteriş meraklısı, kendince mükemmelliyetçi annemiz öz be öz yavrusuna. Kaldırabilecek miydi bu yavrunun ürkek yüreği bu kadar büyük bir travmayı? Rabbinin emaneti olarak verdiği çocuğuna insan böylesi davranmamalıydı. Sonradan aklı biraz olsun başına gelirdi belki, fakat böyle davranması gerektiğini düşünüyordu Neriman Hanım şu anda. Aklınca terbiye ediyordu sevgili çocuğunu hırpalayarak, bağırıp çağırarak. Haddini bildiriyordu bir damlacık yavrusuna…
– İçeri gir de aklın başına gelsin, iyice bir düşün yaptıklarını dedi annesi kızına. Çocuğunu itti hızlıca ceza alanı olarak seçtiği banyoya. Sonra da büyük bir hırsla kilitledi kapıyı. Koca bir sessizlik önce, sonra şıp diye damlayan ilk su sesi. İşte başladı cefa vakti. Korkuyordu ama bu sefer niyetliydi ağlamayacaktı, Işığı da açmamıştı annesi her zaman olduğu gibi. Karanlıkta durup düşünmesini istiyordu Esra’nın. Bu banyo aynı zaman da temizlik malzemelerini koyduğu yerdi annesinin. Esra’ya küçük olduğunu ve de bu kimyasal maddelerin yanına bile yaklaşmamasını söylerdi hep annesi. Ama onlarla dolu bir banyoya kapatırdı kızını. Hiç anlaşılmıyordu bu büyüklerin ruh dünyası…
Karanlığa alışmaya çalıştı ilk önce gözleri, banyoda havalandırma penceresi dışında bir açıklık yoktu, küvetin musluğu tam çevrilmiyordu uzun zamandır. Bu hal de su damlacıklarının dansına sebep oluyordu ve de korkutuyordu küçük kızı. Hep merak ediyordu bu zamanlarda Esra, annesi onun korkabileceğini akıl edebiliyor mu idi acaba? Bir anne kıyabilir miydi yavrusuna? İyi olduğunda “canımın içi” diye sevdiği çocuğunu nasıl bırakırdı annesi banyoda, karanlıkta, ayakta? Anlamıyordu. İşte annesini küçük kız. Aslında büyükleri anlamıyordu Esra. Geçen gün okulda arkadaşı ona bir sırrını vermişti. Ama kimseye söyleme demişti. Çok üzülmüştü Esra, Nilgün’ün babası polisti, çok sessiz bir adamdı, ya da dışarıdan öyle görünüyordu. Kızını almaya okula gelirdi bazen oradan tanıyordu Esra. Demişti ki Nilgün; “Babam anneme yemek yetişmediği için çok kızdı, önce bağırmaya başladı, kapıları tekmeledi. Annem de ona cevap vermeye başlayınca daha fena kızdı, silahını çekti kafasına götürdü. Biz küçük kardeşimle çok korktuk, kanepenin arkasına saklandık, annem sustu, ağlayarak mutfağa koştu. Babam da silah kafasında biraz daha durdu ve sonra oturdu o da ağlamaya başladı.”

– Korkmadın mı? diye sormuştu Esra arkadaşına.

– Tabi ki çok kortum ama alıştım da, çünkü her tartışmalarında babam eline silahını alıp kafasına dayayıp annemi tehdit ediyor. Kendini öldüreceğini söylüyor. Hatta bir seferinde beni, küçük kardeşimi, annemi yere oturttu. “Önce sizi sonra da kendimi vuracağım. ”diye silahı bizim kafalarımıza dayadı. Neden böyle yapıyor bilmiyorum ama çok korkuyoruz kardeşim de ben de. Akşam olunca babam eve gelmesin diye dua ediyorum bazı geceler, birbirimize sarılıp da uyuyoruz kardeşimle. Büyüyünce çocuklarım olunca hiç korkutmayacağım onları, çocuk olduklarını düşünüp öyle davranacağım, kızıp herşeylerine bağırmayacağım. Çocuk onlar, aklımdan hiç çıkmayacak, demişti Nilgün, ve de o gün hep ağlamıştı.

Neden bilmiyorlardı büyükler biz çocukların isteyerek, bilerek yaramazlık dedikleri şeyleri yapmadıklarını. Oynamak istiyoruz biz özgürce, içimizden geldiğince… Sanki onlar bizim yaşımızda hiç hata yapmadılar mı? Yanlış ya da eksik söz söylemediler mi? Bardak tabak kırmadılar, üstlerini hiç kirletmediler demek ki. Yazık onlara hemen yetişkin oldukları hep robot gibi yaşadıkları için…

Kendi hali geldi aklına Esra’nın. İşte yine cezalıydı, düşük not aldığı içindi. Çünkü kabul etmiyordu annesi kızının 85 bile almasını. Özel ders aldırıyor, Esra’ya sormuyordu bile, yoruluyor musun? İster misin? diye. Yapacaksın diyordu, 100 alacaksın geçeceksin o çocuğu. Birinci olacaksın, canını dişine takıp öyle çalışacaksın… Sanki robottu Esra, sanki ruhu yoktu. Bazı arkadaşlarının anneleri de bu şekildeydi, onlar sanki çocuklarının gölgesindeki yarışçılardı, o kadar hırs yapmışlardı ki gözleri dönmüştü adeta. Zavallı çocuklar, öyle yorgun ölesiye bitkinlerdi de kimsecikler bunu fark edemiyordu.

Giderek şiddetleniyor hissi veren su sesiyle kendine geldi küçük kız, üşümeye başlamıştı, ayakları ağrıyordu, kolları da sızlıyordu. Annesi bu sefer biraz fazla sıkmıştı kollarını fark etmeden. Karanlıktı banyo, soğuktu, korkutucuydu onun için. Korkudan ağzı kurumuş, susamıştı yavrucak. Tek ayağını yukarı çekti biraz dinlenebilsin diye, tecrübeliydi bu ceza konusunda. Eğer kendi kendine oyun oynamazsa burada zaman geçmezdi bir türlü. Geçen gün bir kitapta okumuştu, Çinliler işkence edecekleri mahkûmları yere oturtup çok yüksekten su damlatırlarmış kafalarına.. Önceleri mahkûm bir şey hissetmezmiş ama sürekli olarak damlayan su hem de başının aynı kısmına giderek şiddetini arttırırmış. Öyle bir zaman gelirmiş ki mahkûm acıdan çıldıracak gibi olurmuş. Yani bir damla aynı yere damlayan su ile bile işkence yapılabilirmiş işte. Okuduğu zaman kendi hali aklına gelmişti küçük kızın. Banyoda cezasını çekerken sessizlikte damlayan su sesi onu da giderek rahatsız ediyordu çünkü. Cezadan çıkınca uzun süre başı ağrıyordu, her seferinde bir daha annemi kızdıracak bir şeyler yapmamalıyım diye söz veriyordu kendine. Ama o henüz on yaşındaydı, hayatı çok seven bir çocuktu. Her şeye rağmen olayların iyi yönünü görmeye çalışırdı, okulda öğretmeni söylemişti. Kişi güzel düşünür, olumlu olmayı tercih ederse hayatta daha mutlu olurmuş. Keşke annesi de iyi düşünseydi, belki o zaman Esra’yı anlardı, onu zorlamazdı çoğu konuda. Kendini robot gibi hissediyordu çoğu zaman, çünkü genellikle anne ne isterse onu yapıyordu. Annesinin yüzü gülsün de evleri mutlu olsundu…

Bir ara yere otursam mı diye düşündü, sonra vaz geçti hemen. Üşüyordu sonra da karnı ağrıyordu, tecrübe etmişti daha önceki cezada. “Dayanmalıyım” dedi iç çekerek. Ortalık çok sessizdi, suyun damlamadığını fark etti birden. Ne olmuştu acaba? Musluk düzelmişti ya da sular kesilmişti. Yavaşça hareket ederek musluğa ulaştı, çevirdi, fakat suyun akmadığını anladı. Oysa çok da susamıştı, hem susamış hem de acıkmıştı. Annesinin bağırmasından hep korkardı zaten ve de dili damağı kururdu. Susadığı için de annesinin musluktan su içme yasağına karşı hep banyoda eliyle su içerdi Esra. Biraz da annesine inat olsun diye. O da annesinin yasağını çiğneyip cezalandırmaktaydı büyüğünü aklınca. Oysa şimdi gerçekten susamıştı, ağzı kupkuruydu sanki çölde kalmış gibiydi.

Karanlık ne kadar da ürpertiyordu onu, niye gelmiyordu annesi. Yoksa unutmuş muydu? Türlü düşünceler geçiyordu aklından, okulu, sınıftaki arkadaşları, babası. İyi ki vardı babası ve de annesi gibi değildi. En azından o anlıyordu kızını, çok ders çalıştığı zaman ya da kurstan geç geldiği akşamlar beraber vakit geçirirler çok eğlenirlerdi. Havadan sudan sohbet ederler, babası ona hayatı anlatırdı. Güzel hikâyeler, olmuş olaylardan söz ederdi. Baba kız olaylardan ders çıkarır günlük hayatın koşuşturması için de bir ara teneffüs yaparlardı adeta. Ama şimdi yoktu babası, henüz çok erkendi, gelmesine çok vakit vardı. Ne yapacaktı, nasıl dayanırdı bilemiyordu zavallı Esra. Gücü tükenmeye başlamıştı bile ve de ağzı sanki toprak yemiş gibi kupkuruydu. Acaba su var mıydı dolaplarda?

Bu arada Neriman Hanım saatten bi-haber telefon konuşmasına kendini kaptırmıştı. Yeni aldığı koltuk takımını anlatıyor, yakında da kapıları değiştireceğinden bahsediyordu. Hayatı böyle anlıyordu, evi tertemiz olacak, her şeyi lüks olacak, çok güzel diyeceklerdi. Çocuğu birinci olmalıydı, kocası da her zaman bakımlı ve de yakışıklı. Dış görünüş önemliydi onun için, ne olursa olsun kimse onun zayıf yanı olduğunu bilmemeliydi. Oysa bu mükemmellik anlayışı onu narsist bir kişilik haline sokuyordu, bencildi aslında ama fark ettirmezdi bunu. Çocuğuna davranışından anlayabilirdi onu dikkatli bir göz. Onunla yeteri kadar ilgilenmeyip kendini dışarı hayatına, iş hayatına atmıştı. Önce o vardı, çocuk ve eş sonra gelirdi, nasıl olsa eşi ilgileniyordu kızıyla. Buna rağmen geçinemezdi Neriman eşiyle, çünkü sevmediğini söylüyordu arkadaşlarına. Kendini Kaf Dağı’nda gördüğü için beğenmezdi adamı. Onunla mesleği için evlenmişti, adamın etiketi vardı sonuçta iş adamıydı Ahmet Bey. Elaleme karşı etiketi, parası, statüsü olan bir erkekle evlenmiş olması önemliydi onun için. İstediğini yapan bir adamdı kocası ama ağzıyla kuş tutsa yaranamazdı Neriman’a. Çünkü onu değil parasını seviyordu kadın, günümüzde maalesef bazı evliliklerde olduğu gibi. Bazen kadın bazen de erkek bu düşüncede oluyor, birbirlerini acı ama etiket olarak kullanıyorlar. Olan o evdeki masum çocuklara oluyor, geleceğin sorunlu, kişiliğini bulamamış, zayıf karakterli bireyleri büyüyor. Sanal alem bağımlısı, algı düzeyi azalmış, iki lafı bir araya getirip te konuşamayan çocuklar. Sevgisiz yuvanın hoşgörüsüz çocukları. Geleceğimizin küçük insanları, sermayemiz olan yavrular zor bir dönemden geçiyor böylece. Karakteri oturabilmiş olan kendini kurtarıyor, diğeri ise şu yalan dünyanın cazibesine kapılıp sürüklenip gidiyor amaçsızca… Ya pısırık oluyor, ya ruhsal durumu bozuk. Ya deist oldum diyor ya da ateist. Bakarsın feminist olmuş isyan ediyor bakmışsın cinsiyet değiştirip yolunu sapıtıyor… Eh olan bizim çocuklarımıza oluyor, gerisi bomboş. Biz ülke olarak ip atlamaya devam edersek, özümüzü unutup kimliğimizi kaybedersek eğer, çocuklarımızı dinlemezsek eğer, değer yargılarımızı kaybedersek, özentili, pasif, maddeci, dinine sahip çıkmayan insanlar yetiştirirsek ne olur halimiz milletçe? Ülkeler çağ atlarken biz ipi zor atlarız elbette. Önce annelerimiz eğitimli, nezaketli, vicdanlı olacak ki, akıllı olacak ki onlardan feyz alan evlatları da ülkeyi imar edebilsin. Önce kadınımız el üstünde tutulacak ki o da değerini bilsin de ona göre davransın. Bilsin ki dinimiz ona ne kadar değer vermiş, anlasın ki “Cennet annelerin ayağı altındadır.” Önce sevecek ve de sevmeyi öğretecek yavrusuna, sevgili Peygamberini(sav) belletecek ki hiç aklından çıkmasın, üstün bir dine mensup olmanın ayrıcalığını ince ince işleyecek çocuğuna. İşte o zaman korkmaz anne, bilir ki yavrusu mayalanmıştır, nereye giderse gitsin, hangi ortama girerse girsin koruyucu bir zırhı vardır onun, İNANCI…

Ama bu anne öyle olmalıdır ki; düşük not aldığı için ceza vermemelidir, yarış atı olmadığını bilmelidir evladının. Her çocuğun kendine özgü bir fıtratı olduğunu anlayabilmeli, zorlamamalıdır insan yavrusunu. Özün dışına çıkmamalı, sütten pekmez olmasını beklememelidir. Kıyaslamamayı bilmelidir diğer çocuklarla, kardeşlerle. Yanlış bir haraket yaparsa eğer değil sözleriyle gözleriyle bile incitmemelidir o küçük bedeni. Yavrusuna doğruyu dosdoğru olmayı öğretmelidir, evde olduğu halde telefonla arayan arkadaşına yok dedirten bir anne yalanı belletir çocuğuna bunu idrak edebilmelidir. Daha nice örnekleri vardır ki saymakla bitmez, sözün özü rol model olan anne babadır çocuğuna. Aynen beynimize neyi verirsek onu alır misali, çocuk neyi görürse onu kapar anneden ve tabi ki babadan…

Saatler Esra’ya geçmek bilmez gibi gelirken annesi çoktan unutmuştu çocuğunu. Hayallere dalmış telefonda arkadaşına evini yeniden nasıl dekore edeceğini anlatırken pek bir mutluydu. Eşini razı etmiş aslında yeni olan evin kapılarını, parkelerini değiştirmek üzere harekete geçmişti. Bu onun zaafıydı, nefsi hastalığıydı. Ve her seferinde artık bu son dese de isteklerinin yenisi geliyordu. Nefse neyi verirsen almazdı ki? Aynen annesinin memesini emen çocuk gibiydi nefs. Bırakmazdı yakasını, hep isterdi, sen verirsin o da alırdı. Masum isteklerimiz gibi görünürdü oysa nefsin isteği suçlu olurdu, insan bunu fark edemezdi yaşarken, gözü de gönlü de kör olurdu çünkü…

Kördü Neriman Hanım, duyarsızdı. Hep almaya alıştığı için de veremiyordu. Hased içini kavurup dururdu, zavallıydı aslında. Bir ara kolundaki pırlanta taşlı saatine takıldı gözü, ne iyi etmişti de aldırmıştı kocasına. “Alacaksın demişti yoksa seninle barışamam.” Biraz zorlanmıştı ama almıştı Ahmet, birkaç hafta yatağını ayırmıştı, ders olsundu ona. Sonunda istediği olmuştu, arkadaşlarına da havasını iyice bir atmıştı o gün. Saate takıldı gözü, Esra geldi o an aklına. Banyoya kapatılalı bir buçuk saatten fazla olmuştu. Bir an telaşlanır gibi oldu, biraz fazla mı sert davranmıştı Esra’ya. Üşümüştür diye düşündü. “Sonra görüşelim, çüs.” diyerek kapattı telefonu. Hızla yukarı kata koşmaya başladı. Ne olduğunu bilmiyordu ama tuhaf bir sıkıntı kaplamıştı içini. Belki de pişmanlık. Bir damla çocuğu yine banyoya sürüklemişti aç ve susuz… Gerçi hep yapıyordu bunu ama içi niye sızlamıştı şimdi anlamıyordu.

– Esra, Esra geliyorum canım diye bağırarak banyonun önüne geldi. Ses yoktu, her zaman çıkarması için yalvaran Esra, sessizdi. Ürperdi birden, bir korku kapladı yüreğini. Sanki bir el boğazını sıkıyordu.

Kapıyı açmaya çalışırken elinin titrediğini fark etti. Pırlanta taşlı saatine gözü takıldı yine, bu sefer sevinemedi çünkü kızını gereğinden fazla banyoya kapattığını haber veriyordu saat. Ne çabuk geçmişti zaman, Ayşe’ye evde yapacaklarını anlatırken. Pişman oldu yine, içi cız etti, bir sızı kapladı yüreğini…

Kapıyı açtı sonunda, karanlıktı banyo, göremedi kızını.
-Esra, haber versene kızım, bak yine kızdırıyorsun beni, dedi. Sesini duyamadı yine. Burnuna tuhaf bir koku geldi, çamaşır suyu ve tuz ruhu kokusu…
-Esra, Esraa ses ver bana, iyi misin? Uyuyor musun?

Sevgili kızı, ciğer paresi banyoda arka kısımda dolapların olduğu bölmede yerde yatıyordu. Yanında kapakları açılmış çamaşır suyu kutusu ve bir de tuz ruhu şişesini gördü. Önce anlayamadı ne olduğunu, yanına çömeldi çocuğunun sarstı yine uyanması için. Yerde çamaşır suyu da tuz ruhu da dökülmüş o tuhaf kokuyu çıkarmıştı, zehirleyen kokuyu ve de dumanı…
Esra çok susadığı için, su aramıştı karanlıkta. Çünkü sular kesilmişti ve her zaman yaptığı gibi eliyle musluktan su içememişti. Karanlıkta olduğu için, dolapları karıştırmaya başlamış, annesi burayı sakın elleme dediği dolabı da açmıştı bir umut. Susamıştı Esra, ağzı kurumuştu, sadece bir yudum içecekti, bir şey olmaz belki su da olabilir içindeki diye düşündü. Yine de yasağa rağbet olduğu için gizli intikam alıyordu anneden. Açmıştı kimyasalların dolabını fakat tehlikenin farkında olmadan. Önce tuz ruhu şişesi eline geldi, kapağını açtı, karanlıktı…
Sonra çamaşır suyu şişesini eline aldı, çok susamıştı, dikti ağzına.

İçi yanarken Esra’nın annesinin de içi yanacaktı birazdan. Tadı çok tuhaf, boğazını yakan bir sıcaklık ve yere yığılan küçük kız. Etrafa dağılan kimyasalın kötü kokusu, düşerken tuz ruhunun açık kalan şişesini deviren küçük kızın naif bedeni…

Pişman olan bir anne,
Yavrusuyla geçirdiği on yıl,
Film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden.
Gitme Esra kal yanımda,
Hani çok istediğin bebeği alacağım sana,
Evcilik oynayacaktık hani?
Kal yavrum yanımda kal,
Daha bitmedi oyunumuz…
Söz sana ne zaman istersen oynayacağım,
Hiç oyun oynayamadık seninle…

HAYAT dediğin;
Bazı şeyleri kafana vura vura…
Bazı şeyleri de,
Kalbini kıra kıra öğretirmiş…

Kalbi kırılanlardan olmamak dileğiyle…

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

1 thought on “Bir Daha Yapmam Anne! Söz! / Dr. Hatice Kösecik

    Semiramis

    (12 Nisan 2018 - 00:04)

    Boğazım düğümlenerek okudum yazıyı..ve dondum kaldım.. Anlamsız egolar yüzünden nice canlar yanıyor.. ah yavrucak ahh.. içimizi yaktı ölümü..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir