Çığı Çığı Yıldız! / Cihangir Boz

Emekli olduktan sonra köye yerleştim. Bizim buralarda büyükbaş hayvancılık revaçta. Köyde her ev küçük bir tarım işletmesi. Kiminin yirmi kiminin otuz ineği var. Tabii danalar, düveler, tosunlar bunları saymıyorum. Hayvanlar iyi de para ediyor.
Sabah namazıyla kalkıyorlar, inekleri sağıyor, sütünü mandıracıya veriyorlar, inekleri nahıra, nahırı çayırlara salıyorlar. Ahırları sildikten sonra iş elbiselerini değiştirip kahvaltı ediyorlar.
Rapor, mazaret, tatil, izin mizin yok. Hergün rutin işler.
Mayıs çiçekleri sarı sarı renkleriyle büyüleyici bir güzellik katmış yemyeşil çayırlara. Ağaçların yaprakları tam büyümemiş. O yüzden köyü tam kaplamamışlar. Mavi, gümüşi, kahverengi saçların ışılltısı teee uzakladan görülüyor. Uzun ve yorucu kışın ardından kuşlardan oluşan orkestra dinletisi bütün sinir ve depresyon hastalıklarını silip süpürür cinsten. Yüzlerce karganın arasında birkaç saksağan mavi gökyüzü zemininde kara kalem çalışması gibi tatlı.
Şehirde neymiş be?. Yıllarca beton yığınları arasında, egzoz kokusunda, motor zırıltısında nasıl sağ kalmışız hayret! Köy ne güzel. İnsanın bir köyünün olması daha güzel. Bu güzelliği bırakıp gitmemeye karar verdim. Nasıl olsa emekliyim.
Kar yağana kadar köyde kalacağım.
Hem uğraş, hem de ufaktan da olsa bir gelir olsun diye bir inek aldım. Kırmızı beyaz tonda ala, alnı benekli (kaşka), simental bir inek. Evimizin hemen yanında komşunun ağılı boş. Oraya koydum. Hayvan bir de gebe. Görenler hayırlı olsun diyor, bir hafta on güne kalmaz doğuracağını söylüyorlar. Hanım da ben de seviniyoruz tabii. Bir buzağımız olacak, süt sağacağız, peynir, yoğurt ooooh ne ala!
Köyde bir şap dabak hastalığı fısıltısı yayıldı. Sır gibi gizli tutuluyor. İlk kiminin hayvanında belirdiyse O, büyük günahkar gibi ayıplanır. Birkaç gün sonra ayıp mayıp kalmadı. Hayvanların şap hastalığına yakandığı ayan beyan ortadaydı. Başlangıçta çobanlara kızdık, vay efendim komşu köylerin sürülerinden uzak dursalardı bizim hayvanlar hastalanmazdı. Vay efendim Ahmet oğlu Süleyman hasta bir düve almış, nahıra katmış da ondan tüm nahır hastalık kapmış.
Boşuna günah keçisi arıyoruz. Haberlerden bu hastalığın tüm ülkeye yayıldığını öğrendik. Meğer her tarafta tüm büyükbaş küçükbaş hayvanlar şap hastalığına yakalanmış. Derken hükümet karantina kararı aldı. Hayvan pazarları kapandı. Alışverşiler durdu. Hastalıktan dolayı hayvanlar sütten kesildi.
Ölümler başladı. Ölen hayvanlar kesilmiyor. Etleri yenilmediği için traktörlerin arkasına bağlanıp köyün uzak dere tepelerine atılıyor.
İneğimizin adını yıldız koymuştuk. Tabii olarak o da hastalandı. Tırnaklarının arası yara bere oldu. Bilemiyoruz ya, kimi ağılda tut nahıra salma diyor kimi ağılda kalırsa daha kötü olur diyor. Hayvana verecek ot yem olmadığından nahıra katmayı uygun gördük. Yıldız, hem gebe, biraz da kilolu. Ağır adımlarla sallana sallana nahıra katıldı. Köyümüz çok taşlı bir köy olduğu için hayvacağız adımlarını çok dikkatli atıyor. Tırnakları taşa değdiğinde canı fena acıyor belli.
Güneş aşağı indikçe gölgeler uzadı. Söğütlerin kavakların gölgesi, evelik çubuklarının gölgesini yuttu. Derken Güneş görev icabı ufku aştı. Köyün kuzey kısmında, Allahüekber dağları eteğinde, inekler sıra sıra, yavaş yavaş köye yaklaşıyorlar. İneklerin mö mö sesleri onları bekleyen buzağıları heyecanlandırıyor. Buzağılar da tiz tonlarla böğürüp duruyor. Bu ahengi bazen kavga eden kazların çığlıkları bozuyor.
Nahır köye indi. Bütün inekler hiç bir karışıklığa mahal vermeden sahiplerinin komlarına ahırlarına dağıldı. Adres şaşırma yok. Tümsekçe bir yerden bizim ineği bekliyorum. Uzaktan benzettiklerim yaklaştıkça Yıldız inek olmadıkları anlaşılıyor. Nihayet çoban ve uzunkulak belirdi. Artık gelen giden hayvan kalmadı. Bizim inek de maalesef gelmedi.
Böyle bir durumda ne yapabilirdim? Aklıma muhtarı aramak geldi. Aradım, “Alo! muhtarım ben nahıra sabahleyin bir inek kattım. Hayvan gelmedi”. Sağolsun dur bir çobana soralım dedi. Çobanı aramış. O da kimse bana kaşka, gebe, simental bir inek teslim etmedi. Haberim yok demiş. Meğer çobana teslim etmem hatta tenbih etmem gerekiyormuş. Muhtar beni geri aradı. Karanlık çökmeden nahırın geldiği yollara bakmamı istedi.
Hayvan dabak ve yüklü olduğu için yavaş Yavaş geliyor olabilirmiş. Bir de “Ömrü uzun insan hem yüklü hem dabak hayvanı nahıra katar mı?” diye sitem etti.
Elime sopamı aldım. Köyün taşlı tozlu yollarını bir bir yürüdüm. Köyün evlerini bir bir geçtim. Sokak köpekleri garip garip beni süzdü. Biri arkamdan havladı. Yaylanın yolundan yukarı gidiyorum. Etrafta inek minek yok. Hayvan dışkılarına konan bol sinek var. Çeçonnun(yöre adı) yoluna kadar gittim. Alacakaranlık çöktü. Eli boş üzgün köye döndüm.
Köyün en kenar evine geldiğimde sahibi İlyas abi kapıdaydı. Beni görünce;
– Ooo! Hoca sen buralar, bu akşam mehli hayırdır.! Durumu izah ettim.
– Ya Hoca sen bu işlerin adamı değilsin. Bırak Allâh aşkına! Sen git telebe okut kardeşim. Dedikten sonra eve davet etti. İlyas abi evi mevi bırak da şimdi ne yapmamız lazım O nu söyle.
– Hoca, kurdun ağzını bağlat. Şeyin yaa şu bizim Hacı Mikail’ın telefonu varsa bi telefon et. Kurdun ağzını bağlasın. Hele inek doğarsa kurtlar danayı da ineği de affetmez. Bu sözleri beni hayli tedirgin etti. Ne demek affetmez. Allah’ım şu bizim inek dağda doğurmasın, ne olur! İçimden dualar ediyorum.
Dalmışım, Yıldız inek doğmuş, kendi gibi kaşka güzel bir dana yerde kalkmaya debeleniyor. Kurtlar etrafını sarıyor. Yıldız kurtları bırakmıyor. Hangisini kovarsa diğeri saldırıyor. O dönüp dönüp yavrusunu korumaya çalışıyor. Bir müddet sonra yoruluyor, başı dönüyor. Kurtlar danayı kapıp dereye götürüyor. Parça parça yerken O’da izliyor.
Yoooo yooo olamaz! Acil bir şey yapmalı. Kurdun ağzını bağlamakla olmaz bu işler. Önce gayret sonra tevvekül.
İlyas abinin ikinci seslenişi ile kendime geldim.
– Hoca senin rahmetli dedenin çok iyiliğini görmüşüm. Her kötü günümüzde yanımızdaydı. Şimdi sıra bende. Ne yapsak onun yaptığının yanında az kalır. Furkan traktörü çalıştırsın. Sen de yanına bin. Elinize fenerleri de alın. Cirit meydanına ziyaret deresine kadar gidin. O hayvan büyük ihtimalle doğum yaptı. Yavrusunu bırakıp gelmedi.
Yoksa dabak da olsa yavaş yavaş gelirdi.
Furkan’la beraber gidiyoruz. O şoför koltuğunda ben yanında, koltukta oturmuşuz.
– Hoca abi çobanın numarası bende var. Nahır bugün nerelere gitmiş bir öğreneyim.
Öğrendi de..
Traktörün farları dağa sinmiş karanlğı delip geçiyor. Işığa alışık olmayan karasinekler kelebekler, teyyare sinekleri ışık hüzmesi içinde karışık kuruşuk uçuşuyorlar. Uzaktan inek gibi görünen karaltılara yaklıştıkça kaya olduğunu anlıyoruz. Furkan:
– Hoca abi nahır kırmızı toprağın orya kadar girmiş. Traktör oralara giremez. Biz traktörü kıcılı pınarda bırakacağız. O dere tepeyi yürüyerek arayacağız. Fenerlerimiz güçlü nasıl olsa.” dedi.
– Kaptan sensin, ne dersen onu yapacağız diye cevap verdim.
– Estağfurullah dedi. Motorun Ğır ğır ğır sesiyle ilerliyoruz. Furkan müziği açtı. Gayri ihtiyarı yöre ozanlarından Mevlüt Ihsani’ye kulak verdim:
“Ben bu aşkın temeline
On yaşında taş koymuşum.
Çimentoya ne lüzum var
İki damla yaş koymuşum.”
Furkan, fenerlerimizi deneme amaçlı yakıp söndürdü. Ellerimizde fenerlerimiz diz boyu otların içinde ilerliyoruz. Furkan, önde ben arkasındayım.
Yıldızlar bile görünmüyor. Ilık esen rüzgar yerdeki otları yaladıkça hışşş sesi çıkarıyor. Uzaklardan bir dereden akan su sesi biraz ürpertici. Düşmemek için fenerin ışığını önüme tutuyorum. Bazen de durup fenerin ışığını yüz seksen derece çevirip ineği arıyorum
Furkan benimle arayı açtı. Daha hızlı yürüyor. Hem genç hem de tecrübeli taşlarda, çayırlarda yürümeye nasıl olsa…
Beşinci sınıfı bitirdikten sonra tosun çobanlığı yapmıştım. Buraları iyi biliyorum. Nerde dere, nerde tepe, nerde hangi kaya, nerde hangi yar var iyi biliyorum. Ancak karanlık çok koyu. Sadece kar deresi denilen mevkide olduğumu bilebiliyorum. Yer gök bir olmuş. Kapranlık bir deryadayım. Ne ufuk belli ne çizgisi. Beni yaşama bağlayan tek şey elimdeki fenerim.
Yaktıkça silindir hüzmesi ışınlar etrafı aydınlatıyor.
Uzaklara tutuyorum belirli belirsiz karaltılar, bazen bir kaya görüyorum.
Birden önümde kalın yapraklı bir ot sallandı. Ürperdim ve durdum. Sonra bunun bir kekerek otu olduğunu anladım. Genellikle su kenarlarında bitiyor. O halde ziyaret deresine yaklaşmışım demektir. Suyun ağzında tehlikeli çukurlar, uçurumlar var. Yukarı yöneldim. Dereden uzaklaşmalıyım. Bir tümsekte oturdum. Yaban yulafları sere serpe minder oldular. Aklıma kötü kötü senaryolar geldi. Şu karanlık yerde kurtlar bana saldırabilirdi. Korkuyla ürperdim. Sahi öyle bir durumda ne yapabilirim? Elimde fenerden başka hiç bir şey yok. Aman Allah’ım şimdi inek dana derken kendimi kurda vereceğim. Alnımda soğuk soğuk terler birikti. İlk aklıma gelen telefon oldu. Furkan’ı aradım.
– Alo! ola Furkan fenerin yak. Yanına geleyim. Tek olmamız tehlikeli. Bırak ineği kurt bize de saldırır.
– Hoca kurt bize saldıramaz, feneri gözüne tuttun mu korkup kaçar, dedi.
– Alo oğlum ya arkadan saldırsa nasıl gözüne tutacaksın. Valla ben korkuyorum. Beni bekle dedim.
Fenerini bana doğru yaktı. Elli metre kadar ilerideydi. Aceleyle yanına vardım. Bir daha da ayrılmadım.
Furkan:
– Hoca şehitliğin dibinde celep malı var. Rahim orda. İki iyi kangal köpeği var. Telefon açayım köpeklerle gelsin mi?
– Oğlum o köpekler önce bize saldırır. Boş ver kangalı mangalı.
İki üç tümseği daha aştık. Tam suya vardık. Buralarda derenin kıyıları düzdür. Su da azdır. O yüzden sudan karşıya geçeceğiz. Yamacı tırmanıp cirit meydanına varacağız. Fenerlerimizi suya tuttuk. İncecik bir su şakır şakır akıyor. Ben feneri tuttum Furkan eğilip ağzıyla bu tatlı sudan kana kana içti. Sonra O, ışığı tuttu. Ben de bu dünyalar tatlısı sudan içtim. Meğer bayağı susamışız. O, bir taşa ben de karşısında bir diğer taşa oturdum.
– Hoca abi dedi bu inek buralarda yok. Cirit meydanı aştın mı düzlük var. O düzlükte olabilir. Doğum yapmışsa işler yaş. Kurtlar danayı da buzağıyı da parçalar. O yüzden fazla oturmayalım. Bu yamacı çıktık mı beş dakikada orya varırız. Hadi o zaman deyip kalktık. Furkan bir yandan “çığı çığı” deyip ineğe sesleniyor. Hayvan ne anlar “çığı çığı” den… Meğer anlıyormuş. Sesimizi duyarsa böğürerek cevap verirmiş. O zaman susmanın anlamı yok. İki adımda bir sesleniyorum, “çığı çığı yıldız! Çığı çığı yıldız!”
Yamacı çıktık. Dereden epey uzaklaştık. Artık suyun sesi gelmiyor. Rüzgâr biraz daha sert esiyor. Dümdüz bir yerdeyiz. Burası cirit meydanı. Eskiler burada cirit oynarmış. Üçbin metrelik bir rakımdayız. Sırtım biraz üşüdü. Soğuk kapmamak için sürekli hareket etmeliyiz. “Çığı çığı” deyip seri adımlarla ilerliyoruz. Burada o kadar karanlık yok. En azından yer ile gök birbirinden farkediliyor. Yıldızlar parıl parıl. Kutup yıldızını arıyorum. Ahan da büyük ayı yıldız kümesi. Tava gibi. Tavanı dibindeki iki yıldızı bitiştiren bir doğru, bu doğruyu beş kat kadar uzat. Ahan da kutup yıldızı. Artık sessiz sedasız yürüyorum. Yıldız inek burnundan soluyor. Sağdan saldıran kurdu kovalarken, soldaki buzağıya saldırıyor. Arkadaki kurt Yıldız’ın kuyruğundan kapıyor. Yıldız can havliyle dönüyor. Ancak kurt da beraber dönüyor.
Furkan’ın birden durması beni uyandırdı.
– Hoca bak sende duyuyor musun? Tam önümüzde hışırtılar var. Rügardır dememle sesimi kesti.
– Hayır hayır rüzgar hışırtısı değil. Ayak sesleri gibi.
İkimiz de durduk. İyice kulak kabarttık. Gerçekten biraz ötemizde bir hareketlilik vardı. Birden fenerleri yaktık. Çift çift, boncuk boncuk parıltılar karşımızda dans ediyordu. Furkan hoca abi ahan da kurtlar. Bu parlayanlar kurt gözleri. Korkma sakın, onlar bize saldıramaz.
Gerçekten de bize saldırmadılar. Ama birden ortalıktan silindiler.
– Ula yeğenim bu kurtlar ya ineği yediler ya da ineğe doğru yaklaşıyorlar.
– Bilmem hoca abi, ahan da kırmızı toprağa geldik. Bir alçak tümseği aşmamızla manzara değişti. Kilometrelerce uzakta Kars’ın, Selim’in lambaları, yollarda hareketli araba farları yeryüzünü süslüyordu. Büyüleyici bir manzara. Hele arabaların farları düz bir hizada gelip gidiyor. Allahüekber dağlarından Gece gözüyle şehir ve köylere kuş bakışı. Köyler küçük küçük lamba kümeleri ile zemine serpilmiş
Kars’ın bulunduğu yerde ışıklar hem parlak hem de biraz daha geniş alana yayılmış. Çimento fabrikası bacasından çıkan alevler göğe doğru yükselip yükselip yalpalanıyor. Ufukta, taaa uzaklarda gökyüzü aydınlandıkça aydınlandı. Dolunay kırmızı kocaman altın sarısı ile doğdu. Yükseldikçe hem etraf aydınlandı hem küçüldü hem rengi gümüşe döndü.
Artık mehtap ışığı vardı. Gölgelerimiz bizimle birlikte, boğa dikeni otlarını artık iyi ayırt ediyoruz. Dikkatli ve ürkek adımlarla ilerliyoruz. Fener yakmaya artık gerek yok. Bir anda kendimizi kurtların çevrelediği bir sahada bulduk. Yıldız ineği gölgesinden farkediyoruz. Hayvan azgın boğalar gibi burnundan soluyor. Hemen yanında ayakta zor duran bir karaltı vardı. O da buzağısı olmalıydı.
İkimizde heyecanla hayvana doğru koştuk.
Furkan “çığı çığı” deyip benden önce hedefe vardı.
-Hoca abi senin inek burda galiba.”
Nasıl sevindim bilemezsiniz. Heyecanla;
– Hani nerde? Hani nerde diye soruyorum. Feneri doğrulttuğumuz gibi birkaç atla yüzleşiyoruz. Atlar burunlarını çekerek fırt fırt yapıyor, bizleri garip garip süzüyorlar.
– Bunlar yılğı atları.
Birden sağımızdan solumuzdan uğursuz uğursuz hışırtılar yorgun nefesler aktı. Otların çalıların arasında kurşun gibi süzülen kurtlar atları önlerine katıp sürdüler. Şaşkın şaşkın neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Furkan hemen anlamıştı
– Hoca abi bu kurtlar çok zeki. Atları şemsilerdeki uçuruma sürdüler. Oraya sıkıştırıp birini yakaladılar mı bu onlara yeter.
Yeşil otları, sümbül otlarını, körpe kuzukulağı yapraklarını süpüren rüzgardan gayri sesler kesildi.
Zirveden dereye, alçak yerlere hış hış sesler ninni gibi geliyordu. Ay tepemizde gümüş bir tepsi gibi duruyor, olanı biteni kayıt altına alan kamera misali. Biraz önceki şaşkınlığımız daha bitmeden doğudan yana üstümüze iri iri gölgeler belirdi. Bunlar kurtlardan kaçan atların ta kendileriydi. Fenerleri yaktık. On metre kadar solumuzdan aktılar. Ziyaretin deresine doğru tekrar kayboldular. Mehtaptaki bu ölüm kalım kavgası tekrar sessizliğe büründü. Furkan aniden durdu.
– Hoca abi bir inleme sesi var!
– Ne inlemesi
Feneri kuzeye tuttup tarif ettiği yeri gösterdi.
– Bu taraftan.
Nefeslerimizi tutup kulak kesildik, Acı acı bir inleme sesi gerçekten vardı. Dikkatli adımlarla sese yöneldik. Ezdiğimiz yarpuz yapraklarına aldırış etmeden ilerliyoruz. Ses artık net geliyordu.
Büyük ağrısı olan it ürümesi yanımızdaydı. Furkan feneri bir sağa bir sola kaydırıyordu. Birden Korkup iki adım geri sıçradı. Feneri yerde can çekişen kurdu yakalamıştı. Zavallı hayvan sere serpe uzanmış inliyordu. Derin derin içini çekiyordu.
-Furkan fazla yaklaşma, hayvan sana saldırır.
– Hoca abi ne saldırması, hayvan can çekişiyor.
Ay ışığı yeterli gelmediği için ikimizde fenerlerimizden süzülen ışınları zavallı hayvana tuttuk. Gri siyah beyaz karışık düz tüyleri vardı. Belli ki bir atın yaman çiftesine maruz kalmıştı.
Yan yatmış dört ayağını öylece yaymıştı. Birden Gözleri irileşti, hırıltılı nefesi gitgide azaldı. Ayakları gerildi gerildi. Sonra cendereden kutulurcasına haretketsiz kaldı.
– Hoca abi, şimdi arkadaşları O’nu halleder. Onlar için büyük ziyafet.
Kurtlar, atlar derken Yıldız ineği aradığımızı unutmuştuk. Tekrar amacımıza kilitlendik. Fellik fellik ineğimizi arıyoruz. Bulutsuz, pürüzsüz gökyüzünde parlayan ay da bize yardımcı oluyor.
Sarıgün Köyü’ne yani batıya doğru gidiyoruz. Furkan’ın demesine göre inek arazi yolundan köye batıdan giren yola girip köye gidebilirdi. Tarlaların olduğu mıntıkaya vardık. Orta yerde, kenar yerde irili ufaklı çekiller, küçük büyük karaltılar halinde belirdi. Bazen uzaktan bir karaltıyı inek varsayıp yanına yaklaşıyoruz. Büyük taş kümesi üstünde çalı çarpı, evelik otu ve danaboğan otları yığınıyla karşılatığıımızda ümitsizliğe kapılıyoruz.
Mehtap gümüşi ışığını loşa çevirdi. Ay, Ziyaret tepesinden aşmak üzereydi. Biraz sonra kaybolup gitti. Bu uçsuz bucaksız otları yalayıp dağdan ovaya doğru akan rüzgar hem hızlanmış hem de üşütür olmuştu. Üstüne üstlük karanlık da iyice çöktü.
– Ula yeğen yine karanlığa kaldık. Şimdi ineği bulmamız daha da zorlaştı.
– Hoca abi merak etme. Saat dört. Birazdan şafak atar.
– Hadi ya! Saat ne çabuk geçti.
– Hoca abi yat kalk atlara duacı ol. Kurtlar onlarla uğraştığı için ineğini es geçtiler.
– Ya başka bir kurt sürüsü varsa!
– Sanmam.
Bu bilgi yüreğime biraz su serptti. Biraz daha kelle mevkisinde aramaya devam ettik. Ayın batması ile Kars’ın, Selim’in, bağlı köylerinin sokak lambaları göz kırparak yanıp sönüyordu. Karayolundaki sarı kırmızı araba lambaları karıncalar misali akıp gidiyor. Selim istasyonundan ovaya dalan doğu ekspresi benekli yılana benzer şekilde Kars’a doğru akıyor. Gözlerimizden de uyku akıyor. Artık sert esen rüzgar bizim iliklerimize işliyor. Nedeyse zangır zangır titreyeceğiz. Bir kayanın dibinde oturduk. İkimiz de Kars’a yani doğuya bakıyoruz. Burası rüzgar almadığı için sıcacık. Biraz kuytu bir yer. Bu dağlarda doksan bin şehit vermiştik. Yazın ortasında böyle soğuk olursa kışın kimbilir nasıl ayaz olurdu?!
Zamanın onuncu kolordusuna bağlı 31 ve 32 tümenleri, Allahüekber dağları kuzey kesiminden Kosor Şenkaya tarafından Beyköy Başköy köylerinden Selim’e varmak amacıyla çıkarma yapmıştı. Ahan da bu sert esen rüzgarların kıştaki acımasız esişlerine yenilmişlerdi. Birden garip bir duyguyla ürperdim. Acaba bu kayanın dibinde dinlemek korunmak isteyen asker olmuş muydu?
Kim bilir tam da bu oturduğumuz yerde dinlenmişlerdir. Belki de burada şehit düşmüşlerdi, Yemen’den Balkanlar’dan gelen nice ana kuzusu askerler bu dağda, bu tarlalarda, bu taşların arasında donarak şehit düşmüştü. Ayaklarımın dibindeki şu otlar, belki de bu askerlerin naaşlarından toprağa akan kalıntıların taa kendisiydi. Düşüncelerim öyle yoğunlaştı ki uygun yerden enseme vuran bu rüzgârı şehit Mehmetçiklerinden birinin nefesi sanıyorum.
Tarihe düşen bu beyaz hüzün, bana Yıldız ineği bir nebze unutturdu. Epeyce uzakta, yer ile göğün birleştiği ufuk çizgisi ağarmaya başladı. Venüs gezegeni, namı diğer sabah yıldızı tepemizde parlayıp sönüyor. Hava bayağı soğudu. Dağ rüzgârı “vu vu” sesleriyle esip duruyor. Nerde acaba bu inek?
Ufuk kırmızı kızıl renge döndü. O muhteşem Güneş, yani bize en yakın yıldız tüm haşmeti, azametiyle yukarı yukarı geliyor. Işınları kendisinden evvel ona önden refakatlık yapıyor.
Ey Rabbim! Bu ne görkem, bu ne muazzam düzen!
Dünya’nın milyon katı büyüklüğünde bu ateş topu bize hayat vermek için yörüngesinde döne döne doğacak. Bu mübarek dağın en yüksek yerleri altın sarısı renge boyandı. Biz henüz Güneş’i görmüyoruz. Ufuk kırmızı renginden beyaza büründü. Kandırıkçı kuşları günü cıvıl cıvıl ötüşleri ile karşılıyor. Bu eşsiz doğal botanik bahçesindeki bütün otlar, bütün çiçekler, bütün nebabat Güneş’e doğru dönmüş. Bütün canlılar O’na yönelmiş bekliyor. Bir saattir hiç konuşmuyorız. Sessizliği ben bozdum.
– Ula Furkan biliyor musun aslında Güneş şu an ufkun yukarısındadır.
– Hoca abi biz niye göremiyoruz o halde?
– O’nu görmemizi sağlayan ışınlar gözümüze henüz ulaşmadı da ondan.
– O niye?
– Güneş ile Dünya arası 150 milyon kilometre mesafedir. Işınlar 8 dakikada ancak gelir.
– Hoca abi ben de liseyi okudum ama bunları pek öğrenmedik.
– Öğren işte.
– Hoca abi meselemiz ineği bulmak.
– Sahi Yıldız ineği unuttuk vallahi.
Derken kocaman yuvarlak sarı Güneş’in ilk dilimi göründü. Yükseldikçe önce yarım ardından tam daire oldu. Artık sarımtırak renkte yavaş yavaş yükseliyor. O esnada Furkan’ın telefonu çaldı.
– Alo! Buyur baba
– Yok baba bulamadık.
– Valla şu an Musabeyin yokuşu var ya
– Ha ha işte tam o sırttayız.
– Tamam tamam, aleyküm selam.
– Hoca abi arayan babamdı. Selamı vardı
– Aleyküm selam
– Diyor köyün ineği danası oralara varmadan ineğe bakın. Nerde olsa bulmanız kolay olur. Araziye nahır dağıldı mı bulmanız zorlaşır. Oyalanmadan dere tepeye bakın.
– Haydi o zaman.
Musabeyin yokuşu sırtındayız. Güneyimizde köy görünüyor. Süt kaynatıp peynir yapmak için yakılan soba dumanları leylim leylim yükseliyor. Köyün üstü soluk mavi bir sis ile kaplı. Nahır yerinde toplanan hayvanların böğürtülerini duyamıyoruz.
Kuzeyimizde kırmızı toprak mevkii. Havada çember çizen birkaç kartal gece ölen kurttan pay almak için inip inip kalkıyorlar. Batımızda Kars ve Kars’a doğru uzayıp giden ovaya sıra sıra köyler dizilmiş. Doğumuzda Musabeyin yokuşu. Dağın doğuya bakan yüzü dümdüz bir yokuş. Öyle böyle değil bayağı dik bir yokuş. Biz işte tam sırtayız.
Furkan traktörü bıraktığımız yere dikkatle bakıyor. Traktörü rahat görüyoruz. Burdan kuytu yerler, derin dereler hariç her tarafı görebiliyoruz. Furkan, aniden bağırdı
– Hoca Abi ahan senin inek! Ahan ahan
Bir yandan da heyecanla yaylanın Paşo Deresi’ne doğru giden virajın gösteriyor. İşaret ettiği yere baktım sahiden bir inek ile arkasında bir dana aheste aheste köye doğru iniyor. İyi de inek bizim miydi? Buradan tanımak imkânsız.
– Ula Furkan o ineği ve peşindeki danayı ben de görüyorum. Bizim olduğu ne malum. Yeni doğan bir dana o kadar rahat yürüyebilir mi?
– Hoca Abi başka kimin ineği olacak? Sizden başka kimsenin ineği kayıp olmadı. Hem dana akşamdan doğduysa rahat rahat yürüyebilir. Hoca Abi sen bu Musabeyin yokuşundan aşağı in. Hayvan Hemzoya varmadan yanında olmaya bak. Aşağıdan nahır gelirse kötü olur. İnek tekrar nahıra katılır döner. Danayı da deli inekler vurur öldürür. Ben de traktörü alıp geleyim.
Furkan ne derse o! Furkan sırttan kuzeye, ben de yokuş aşağı inmeye yol aldım. İki üç adımdan sonra gölgeye girdim. Yan yan yürüyor, zik zaklar çizerek dereye iniyorum. Tam dipte Allahüekber dağlarının tüm suyunu toplayan dere gürül gürül akıyor. Derenin iki yanı kalın yapraklı otlar ve yüksek kekerek sapları ile kaplı. Dağın gölgesi karşı yamaçtan yeni yeni inliyor. Zar zor bir taşa abanıp durdum. Emin olmak için ineğin geldiği yola baktım. Hayvan kıvrım kıvrım aşağı inen yoldan bu kez tam bana doğru döndü. Gerçekten alnında akı vardı. Arkasından gelen buzağı da annesine yetişmek için tin-tin koşturuyor. Yine de bizim inek olduğuna tam emin değilim.
Bulunduğum yamaç gölge, ama karşı yamaç yöre adıyla öküz yolağı bölgesi güne hızlı başlamış. Serçeler küçük guruplar halinde uçuşuyor, ağustos böcekleri saz söz korosunda, çekirgeler ses sese vermiş ötüyor. İnek ile danası döne döne rampayı iniyor. Ben de dereye vardım. Burada otlar neredeyse boyumca uzun ve sık. Karşıya geçmek için uygun yer arıyorum. Nihayet üstünden atalayabileceğim sıralı taşlar buldum. Üstlerinden atlayarak karşıya geçtim. Köyden yana, nahır tozu dumana katmış geliyor. Artık ineklerin böğürmeleri duyuluyor. Virajın birini dönerken hayvanın kaşka olması beni sevindirdi. Artık taşlı ama düz yerde yürüyorum. İnekle kavuşmamıza on metre kadar mesafe kaldı. Üzülerek söyleyeyim ki bu Yıldız inek değildi. Yaylacılardan bir evin hayvanıydı
Furkan traktörle yukarıdan geldi. Yanına bindim. Artık Yıldız’dan umudumuzu kestiğimiz için köyümüze geri dönüyorduk… Gece boyu kurtlarla dans ederek gezmiş ama bir şey etmeden dönüyorduk maalesef… Ğır ğır motor sesiyle yalpalayarak köye gidiyoruz. Yine aşık İhsani’den dinliyoruz:
Kadir yaradanım kadir
Bu sevdanın sırrı nedir.
Şun gönlüme kurdum çadır
O yar için boş koymuşum.
Artık inekten ümit kesmişim. Her gece rüyalarıma inek ve danası giriyor. Hayvan yeni doğmuş, kurtlar etrafını sarmış. Buzağıyı kapmaya çalışan kurtlara var gücüyle karşı koyuyor. Yıldız ineğin gözleri kan kırmızısı. Öfkesinden burnu fırııl fırıl sesler çıkarıyor, sağdan soldan saldıran kurtlara gah boynuzlarıyla gah tekmeleriyle karşı koyuyor. Saatlerce devam eden bu savaş sonunda bitkin düşüyor. Kurtlar buzağıyı alıp dereye götürüyorlar. Onlar ziyafet çekerken o da çaresiz yorgun bakıp bakıp duruyor. Ciğeri yanarak gözlerinden yaş geliyor. Tam dönüp gelirken bu kez sıra kendisine geliyor. Bir kurt burnuna, biri kuyruğuna, diğeri boğazına yapışıyor. Saatlerce devam eden bu ölüm kalım mücadelesi Yıldız ineğin yere devrilmesi ile son bulurken aniden bu kabustan uyanıyorum.
Bir hafta sonra Muhtar beni telefonla aradı. Hocam bizim eve kadar gelsene dedi. Zaten komşuyduk. Merak ve heyecan içindeyim. Çobanlar Yıldız ineğin hırpalanmış kellesini mi getirmişti. O kelleyi mi gösterecekti?….
Merdivenlerin ilk iki basamağındayken muhtar kapıya çıktı.
– Dur hele! Yukarı çıkma. Bizim ahıra gidelim, dedi.
İyice meraklandım. O, önde ben arkasından ahırına yürüyoruz. Bir yandan da açıklama yapıyordu:
– Senin inek Başköy’ün nahırına katılmış. Başköy’ün muhtarı beni aradı. Ben de tarif ettiği ineğin bizim hocanın olduğunu söyledim. Sağolsun iki delikanlı aldı getirdi.
Ahıra girdik. Kesif ve ağır bir koku vardı. Nihayetinde ahır kokusuydu. Ahırın en uç kısmındaki bölmede Yıldız İnek yemliğe bağlanmış, yanında küçük sevimli bir buzağıyla öylece duruyordu.

