Gezi / Cihangir Boz

İki eli cebinde, başı önünde öylece yürüyordu. Sağında solunda buruşuk kâğıtlar, sigara izmaritleri ve her türden çöpler alışıldık bir manzaraydı. Belli ki yaşı ve kilosuna uygun olmayan, ağır düşünceler içindeydi. Kahverengi benekli kedi miyavlayıp yanından uzaklaştı. Okul çantasını ayrılmaz bir parçası gibi gördüğünden ağırlığını hissetmiyordu. İkindi güneşi sarı-turuncu harelerini, gölgesi uzamış binalara, direklere ve Cemil’in kendisine yolluyordu.
Öğretmeni gezi için her öğrenciden para istemişti. Herkes on lira getirecekti. Bir de veli izin dilekçesi vardı; kitabının arasında, annesi ya da babası “Oğlumun geziye katılması konusunda onayım vardır.” gibisinden bir imza atacaktı.
Üçüncü sınıftayken yine böyle bir geziye gidilecekti. Evde fırtınalar kopmuştu. “Vay efendim geziymiş, tozmuş, daha neler! Elektrik, su, kömür parasını bulmuş muyuz ki bir de geziye para ayıralım!” serzenişleri…
Sınıf arkadaşı ve kapı komşusu olan çocuklar, yanında gâh sekerek gâh koşturarak geçiyor, ellerindeki veli izin belgelerini bayrak gibi sallıyorlardı.
“Yarın gezi var!
Geziye gideceğiz! Oh ne güzel! Oleyyy!”
Cemil büyük bir kararsızlık içindeydi. Geziye gidileceğini söylese yine evde kıyametler kopar mıydı? Annesi aynı annesiydi; buna şüphe yoktu.
“Hele hele hele! Bir sürü dert içinde bir gezimiz eksikti. Öğretmen öğretmen değil, okul okul değil, öğrenci hiç öğrenci değil! Her şeyi tamamlamışlar, bir gezi eksik kalmış!”
Geçen yılki bu sesler kulağında çınladı. Sonra babasıyla annesinin kavgası gözünde canlandı. Birbirlerine demedik laf bırakmamışlardı. Nihayetinde geziye katılmamıştı. İyisi mi, hiç geziden, dilekçeden, paradan bahsetmemekti. Nasıl olsa yine göndermeyeceklerdi.
Kapıyı annesi açtı. Kollarını yukarı çırpmış, her zamanki hırçınlığı üstündeydi.
— Doğru odana! Ayak altında dolaşma. Yeni temizledim buraları. Komşular oturmaya gelecek. O sümsük baban geç gelseydi bari…
Bir yandan da elektrik süpürgesinin hortumunu topluyordu.
Derya Öğretmen, geziyle ilgili gelecek izin belgelerini koymak için dosyasını masaya bıraktı. Geçen yılın evrakları gözüne ilişti. Birden Cemil’in geçen yılki geziye katılmadığını hatırladı. Bu yıl buna fırsat vermemeliydi. Cemil, durgun, sessiz, içine kapanık ve derslerine ilgisiz bir öğrenciydi.
Aceleyle Cemil’e ait öğrenci dosyasını indirdi. Amacı velisinin telefonunu bulmaktı. Maalesef telefonu kayıtlarda yoktu. Hazır elindeyken Cemil’e ait bilgileri inceledi. Birinci ve ikinci sınıfta çok başarılı, akıllı ve neşeli bir çocukmuş. Üçüncü ve dördüncü sınıfta zaten kendi öğrencisiydi. Fakat bu başarı ve neşe nereye gitmişti? Yoksa önceki öğretmeni daha mı iyiydi? Ne olmuştu bu çocuğa?
Bu çocuğun ailesini tanımak lazımdı.
Hemen Cemil’in ev adresini not aldı. Hızlı adımlarla yola koyuldu. Okul, varoş bir mahalledeydi. Ara sokaklarda top oynayan çocuklar:
“Aaaa Derya öğretmen! Öğretmenim, nereye gidiyorsunuz?”
Kısa bir süre sonra sıvaları dökülmüş, kapısının rengi solmuş, çatı saçları paslanıp kararmış, bahçe duvarı yıkık dökük bir evin önünde durdu. Çekingen bir tavırla kapıyı tıklattı. Kapıyı Cemil’in annesi açtı. Derya öğretmeni hemen tanıdı.
— Aaaa Derya hoca! Sen buralar hayırdır? Yoksa Cemil kavga mavga mı etti? Hay onu yere giresice! Başımın belası…
Derya Hoca eliyle sus işareti yaptı.
— Yok öyle bir şey. Cemil çok uslu bir çocuk. Evladını tanımıyor musun?
— Ben adamımı iyi tanırım Hoca! Cemil’i bana mı öğreteceksin? Tam başımın belası!
Cemil konuşmaları duymuş, fakat annesinin korkusundan odadan çıkmamıştı.
— Böyle ayaküstü konuşamayız. Müsaitseniz içerde konuşalım, dedi öğretmen.
— Ne konuşacağız? Boş ver Cemil’i! Az sonra oturmaya komşular gelecek. Şimdi bana müsaade!
— Yarın sınıfça geziye gideceğiz. Cemil söylemedi mi?
— Üstüme iyilik sağlık! Ne gezisi Hoca? Bizim gezi için verecek paramız pulumuz yok! Cemil de geziye gelmeyecek! Hadi Hoca, hadi! İşim gücüm var!
Aniden kapıyı sertçe öğretmenin yüzüne kapattı.
Derya Hoca neye uğradığını şaşırdı. Bir an ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. Çaresiz oradan ayrıldı. Tam bahçe kapısından çıkmıştı ki tanımadığı bir adamla yüz yüze geldi. Derya Öğretmen tereddütle iki adım geri attı.
Adam:
— Bizim evden mi çıkıyordunuz?
— Bu ev sizin mi?
— Heee, benim ev. Sen kimsin?
— Ben Cemil’in öğretmeniyim.
Ayaküstü, önce gezi konusunu, sonra Cemil’in durumunu konuştular. Meğer Cemil’in annesi iki yıl önce ölmüştü. Adam ikinci evliliğini yapmıştı ama yaptığı evliliğe bin pişman olmuştu.
Konuşmanın bitiminde Derya Hoca cüzdanını açıp on lirayı çıkararak adama uzattı:
— Yarın geziye gideceğiz. Her öğrenci on lira getirecek. Bu parayı Cemil’e ver. Sakın benim verdiğimi söyleme. Cemil de geziye katılsın.
Oradan ayrılırken içinden şöyle söyledi:
“Vay Cemil’im vay… Demek üvey anne hışmına uğradın. Keşke daha önce bilseydim… Olsun, bundan sonrası bende.”
Asıl öğretmenlik, ders bittikten sonra başlar.

