DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Ömür Dediğin / Güler Demirhan


Bir arkadaşımın vefat eden büyükannesinin haberi ile güne başladım.
Ardından, arkadaşıma ulaşan başsağlığı ve sabır dileklerine ben de iştirak ettim.
Üzerine basa basa; “yüz yaşındaydı” deniyordu.
Yani; “artık vakti gelmişti üzülmeyin, geç bile kalmıştı, artık yaşamak kendisine zulümdü.”
Deniyordu belki de…
Aylar öncesi bir ev ziyaretimde, köşede oturup kimseyi tanımayan doksan yedi yaşındaki büyük büyük nine geldi aklıma.
O esnada da yakınları: “Artık kimseyi tanımıyor, bu kadar yaşamak iyi değil, yaşam kendisi ve çevresi için sıkıntı” demişlerdi.
Bugün yaşadığım hissiyatı o gün de yaşadım. Bir gariplik işgal etti iç dünyamı.
Adeta bahsettikleri can değil de kullanım ömrü bitmiş bir koltuk veya tencere misali!
Anlamaya çalışıyorum o yaşlı canı, ben olsam yüz yaşımda veya doksan, ne hissederdim acaba!?
Bir zamanların kıymetlisi veya işe yarayanı iken, şimdilerin lüzumsuzu veya fazlalığı gibi mi!?
İnsan yaşlandıkça daha duygusallaşır ve hassaslaşır denir.
Düşünüyorum…

Onun gibi hissetmeye çalışıyorum.

Doğup büyüyorsun herkes gibi, anne babanın gözbebeğisin, kıymetlisi derken meslek sahibi oluyorsun veya olmuyorsun evlilik, çoluk çocuk derken etrafında her geçen gün birinin ölüm haberini alıyorsun. İlk etapta bu kişiler yaşlılar oluyor, sonra çok da yaşlı olmayanların da ölebildiğini görüyorsun.
Derken yaşıtların ve yakinen tanıdığın büyüklerinin ölümüne şahit oluyorsun.
Sonraları çocuklar büyüyor sen biraz daha yaş alıyorsun. Bakıyorsun ki ölüm yaşlılarla birlikte gençleri, hatta çocukları da alıp götürüyor. Taziyelerde bulunuyor akabinde; işine gücüne, yaşamına kaldığın yerden devam ediyorsun.
Gün geliyor en yakınlarını, dedeler, nenelerden sonra anneni babanı toprağa veriyorsun.
Bazı mekanlarda hatıraların canlanıyor, “falancayla buraya gelmiştik, şu yazarın konferansı vardı.”
Bir de hatırlıyorsun ki, birlikte konferansa geldiğin kişi de, konferansı veren de rahmeti rahmana ulaşmış…
Bazen bazı dizi veya filmleri izlerken; bu sahneyi rahmetli annemle izlemiştik, çok etkilenmiş şu ifadeyi kullanmıştı, şurada çok gülmüştü rahmetli babaannem de “Neden bu kadar gülüyorsunuz, cennetle mi müjdelendiniz?” diye çıkışmış, biz ise şöyle bir duraklayıp gülmeye devam etmiştik…
Ne annem, ne babaannem, ne de o güldüğümüz oyuncu hayatta şimdi…
“Keşke daha fazla gülseydik.” diyorsun içinden…
Diğer yandan da artık hatıralarındaki kişilerin, içinden gülüp konuştuğun kişilerin veya örnek aldığın, fikirleriyle yeşerdiğin şahısların hayatta değil de daha fazla toprak altında olduğunu ürpererek farkediyorsun!..
Akrabalarından, çocukluğuna şahit olmuş mahalle büyüklerinden, arkadaşlarından her kaybettiğin can, aslında senden de bir parça alıp götürüyor, eksiliyorsun günden güne…
Öyle bir zaman geliyor ki çevrende senden büyük kimse kalmamış, hatta yaşıtların üç kişi ya kaldı ya kalmadı. Her giden seni de biraz biraz alıp götürmüş aslında.
Yalnız, yapayalnız hissediyorsun kendini. Artık adetler, anlayışlar, düğünler, yaşam tarzları çok çok başkalaşmış.
“Bizim zamanımızda böyleydi…” demeye kalmadan,
“O sizin zamanınızdaydı!” cevabını gecikmeden alıyorsun.
Eskilerden hatırladığın hiç kimse hayatta değil artık, yaşıtlarından da bir sen kalmışsın, senin küçüklerin dahi gitmiş. Eskiden olanları anlatırken şahit tutacağın kimsen yok artık.
Kendini yabancı bir ülkede ve tamamen yabancılar arasında hissediyorsun. Yüzlerce, binlerce kaybı hafızanda barındırıyorsun ama artık kaldıramıyorsun. Artık kimseyi tanımak da içinden gelmiyor.
Annen, baban kıymetlisi olduğun büyüklerin geliyor aklına, sonra evliliğin, eşin, ilk çocuğun, yaşanan tatlı tatsız anılar…
Kah gülüyorsun kendi kendine, kah göz yaşlarını siliyorsun. Sonrası, sonrası derken kendi kendine şüpheye düşüyorsun; “Acaba ben bunları yaşadım mı yoksa beynim bana oyun oynuyor, ya da hayal mi gördüm, kimim ben, şimdi neredeyim!?”
Yaşadıklarına dair bir şahit arıyorsun yok!..
Etrafındaki insanlara dikkatlice bakıyorsun; evlatların ve torunların!
Önce evlatlarının doğumu, acı tatlı günleri canlanıyor hafızanda, sonra sırasıyla torunlarının acısı ve tatlısı canlanıyor.
Hayır hayır hafızam oyun oynamıyor, bu çocuklar ve torunlar bana ait hayal görüyor olamam!..
Yabancılaştığın zamanda belki ufak tefek rüyalarla karışık hayaller de görmeye başlıyorsun.
Nasılsa duymazsın artık diye yanında konuşuyorlar her şeyi.
Kulağına bir ses geliyor.
“ Artık yüz yaşına geldi, yaşamak ona ızdırap veriyor, ölüm temizlik!”
Neredeyse on beş yıldır bu sözü ve benzerlerini duyuyordun.
Adeta sana “git bu dünyadan, fazlasın artık!” dercesine.
Hala gidemediğin için suçlu hissediyorsun kendini, çevrene – can parem dediğin çocuklarına, torunlarına – yük olduğunu düşünüyorsun
Annenin kuzusu olduğun zamanlara yolculuk yapıyorsun, kendini kıymetli hissettiğin anlara, bu iyi geliyor!..

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 10 eseri bulunmaktadır.