Parçalanan İnsan: Kadın / Nur Dinçkan

İnsan, yaratılış itibarıyla üç ana boyutun dengesi üzerine kuruludur: hissi (duyusal), vicdani (ahlaki) ve akli (düşünsel) yönler. Bu üç unsur bir arada ve dengede olduğunda, insan bütünsel anlamına kavuşur. Fakat bu dengeden biri çekilip diğerleri öne çıkarıldığında, insanın varlık tasavvuru parçalanır.
Sadece duyulara dayalı bir yaşam biçimi hayvaniliğe, yalnızca duyguların hâkim olduğu bir dünya görüşü mistisizme, duyulardan ve duygulardan arındırılmış salt akıl ise vahşiliğe yol açar. Modern insanın en büyük felaketi, bu bütünlükten kopuşu yaşamış olmasıdır.
Parçalanmanın Kökleri
Tarih boyunca kültürler, insana dair bu bütünlüğü farklı biçimlerde korumuş ya da bozmuştur. Antik Yunan’da beden ve ruh ilişkisi felsefi tartışmaların merkezindeydi; Orta Çağ’da Hristiyan teolojisi insanın ruhunu yüceltirken bedenini çoğu zaman ihmal etti. İslam medeniyeti ise insanı, akıl, kalp ve bedenin uyumu içinde tanımlayarak dengeli bir varlık anlayışı geliştirdi.
Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren post-modern kültür, bütüncül insan anlayışını bilinçli olarak parçaladı. İnsanın tek bir yönü yüceltilerek yeni kimlik kurguları inşa edildi. Kadın, bu parçalanmanın en görünür örneklerinden biri haline geldi.
Kadın ve Ailenin Koparılışı
Yeryüzünde ilk hayat, Âdem ile Havva’nın aile bütünlüğü içinde başladı. Kadın ve erkek, yaratılışta birbirini tamamlayan, karşıt değil tamamlayıcı unsurlardı. Ancak modern kültür, aileyi köklerinden kopararak kadın ile erkeği rekabet ve çatışma zeminine çekti.
Batı’da 19. yüzyılda sanayi devrimiyle başlayan kadın emeğinin metalaşması, zamanla feminist hareketlerin yükselişiyle farklı bir boyut kazandı. Kadın hakları mücadelesi önemli kazanımlar sağladı; ancak kapitalist düzen bu süreci kendi lehine kullanarak “kadını özgürleştirme” söylemini, kadını yeni tüketim kalıplarına entegre etme aracına dönüştürdü.
Bugün kadın, yalnızca üretim ve tüketim zincirinin aktif bir halkası değil; aynı zamanda medya ve moda endüstrisinin şekillendirdiği dişil bir imge haline geldi. Mahremiyet, bireysel tercih değil, pazarın taleplerine göre şekillenen bir vitrin halini aldı.
Kapitalizm ve Feminist-Kapitalist Kurgular
Feminist söylemin bazı unsurları, kadını erkekle eşitleme iddiasıyla yola çıkarken, kapitalizm bu süreci kadın bedenini ve emeğini daha yoğun sömürmek için kullandı. Reklamlarda, dizilerde, sosyal medyada sürekli görünür kılınan “özgür kadın” imajı, çoğu zaman gerçek özgürlüğü değil, piyasa bağımlılığını temsil ediyor.
Artık aile, uzmanların ve danışmanların müdahale ettiği bir “sosyal laboratuvar”a dönüşmüş durumda. Evlilikler ilişki koçlarının, çocuk yetiştirme ise pedagogların kontrolünde. Aile mahremiyeti, bilimsel/klinik dille tanımlanıyor.
Yeniden Bütünleşmenin Zorunluluğu
İnsanın kendini yeniden anlamlandırabilmesi için şu üç soruya doğru cevap bulması gerekir:
- Nereden geldim? (Köken ve yaratılış)
- Nereye gidiyorum? (Amaç ve hedef)
- Neden buradayım? (Var oluşun anlamı)
Bu sorulara verilen cevap, bireyin kendi bütünlüğünü yeniden inşa etmesini sağlar. Unutulmamalıdır ki, bütünün unutulduğu yerde parçalar hüküm sürer; parçaların hüküm sürdüğü yerde ise hakikat daima eksik kalır.
Kadın, aile ve toplumun yeniden inşası; insanın aklı, kalbi ve vicdanıyla yeniden dengelenmesiyle mümkün olacaktır. Bu denge kurulduğunda, insan parçalanmış bir varlık olmaktan çıkıp hakiki kimliğine kavuşacaktır.

