DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Temmuz 2007 Notları / Ramazan Seydaoğlu

DergiZan yayınından önce günlük yazdığım blogumdan seçmelerle Temmuz 2007 Notları’mı sunuyorum.

Bazı notların altında “Devam edecek>>>” ibaresi olduğu halde devam etmemiş.. Onlar bitmemiş anlık duygularım.. neden devam etmedim veya ne zaman devam ederim de bilmiyorum.. Bakarsınız bir kitapta biter sonu inşaellah..

Güzel / keyifli okumalar dilerim..

*

KEŞKE BİR ÇOBAN OLSAYDIM

Çobanlar yeryüzünün en mesut insanlarıdır, dersem filozofça bir laf mı etmiş olurum… Zira onlar doğanın sesini dinlemede ustalar..

Doğanın sesi yani içimizin renklerinin dışa vurumu..

Çevrenizde trafik denen zamane stres kaynağı olmazsa, gecenin bir yarısı kalkıp balkonda oturmanızı ve gecenin sesini dinlemenizi isterim. Çevrenizde ağaçlar ve yeşil alanlar hala ev denen beton yığınlarıyla kuşatılmadıysa gece bir yürüyüşe veya bir ağacın dibinde oturup sessizliği dinlemenizi öneririm.

Gecenin sessizliğini, dağlarda geceleyen çobanlar kadar olmasa da, duymanın bir yolu da budur.

Devam Edecek >>>

*

BOZULAN DENGELER VE İNSANLIK..

İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana sonunu hazırlamak için çalışıp çabalamaktadır. İlk insandan günümüze değin, çevresine ve hemcinslerine zarar vermekle başlamış işe…

Yeryüzüne fesat salmakla meşgul olmuş sürekli.. Tarih boyunca milyarlarca insanı bir hiç uğruna katledip durmuş. Gelecekte kendisini veya neslini bekleyecek felaketlerden bihaberce katletmiş doğayı. Yakmış, yıkmış, kesip kullanmış, yerlere dev çukurlar açıp betondan demirden devasa gökdelenler yapmış, insan olan hemcinslerini yok etmek için kilotonlarca patlayıcıyı biraraya getirerek nükleer denemelerde bulunmuş, suni depremlere neden olmuş, gazlar üretmiş; dünyanın koruyucu zırhı Ozon’u delmiş, küresel ısınmalara ve gelecekte bekleyecek korkunç bir sona davetiye çıkarmış..

İnsanoğlu, bir karış toprak için gözünü kırpmadan ve acımadan binlerce insanı bir anda yok etmeye hazır.

Petrol kuyuları için binlerce masumun canına halen mal olmuyor mu?

Pis emelleri için insanlığa acı ve gözyaşı ihraç eden insanlar çok yakında karanlık bir güne uyanacaklar.

Ülkemizde yoğun bir kuraklıktan dolayı toprak kuruyor, baraj suları dibi buluyor, cayır cayır ormanlarımız yanmaktayken, dünyanın bir başka bölgesinde son yüzyılın felaketi kabul edilen sel baskınları yaşanmaktadır..

Dünya gezegeninin artık dengesi bozuldu. Bunu da önce ahlaki değerlerini yitiren insanoğlu başardı.

Başardı diyorum, çünkü bu sona gelmek için çok çalıştık.

Elimizdekini avucumuzdakini har vurup harman savurduk, tek katlı bahçesi ve kuyusu olan evlerimizi yıkarak yerine kibrit kutuları gibi evler yaptık. Birbirimizin tepesine bindik. birbirimizin altında ve üstünde yattığımız halde birbirimizi tanıyamaz hale geldik ve birbirimizi sevemez olduk.

Önceleri vahşi dünyaya karşı savunma aracı olarak kullanılan silahları çok çok modernize ederek her an biribirimizin burnunun dibine dikilip yaşama hakkını kendimizden başkasına vermez olduk.

Kısacası hayatta kalmak için maalesef öldürdük, öldürdük ve öldürdük…

Ölümlerin sonunda toplu bir ölüme de randevü çıkardık..

*

DOSTUM

Bayrampaşa metro istasyonunda yere yazılı bir ilan.. (Foto: RamSey)

Hep aynı kapılarda dileniyoruz. Yüzümüze bin kere kapansa da, yüreklerimizi siper yapıp her seferinde tekrar tekrar çaldık kapıları. Aklımızı çiğnettik duygularımıza. Bin kere kovulduk arsız gülüşlerle. Kapaklanıyoruz yüzüstü şiirlere ..
bayrampasa-metro-istasyonu.jpg
Her defasında yeni bir umut tohumu diriliyor derinliklerinde sabrın. Kuşandıkça sabrımızı, savunmasız gözlerimizi sürüyoruz perişan meydanlara. Meydanlara sığmıyoruz, kıyılarına varıyoruz enginlerin. Gözümüzü kırpmadan kendimizi atıveriyoruz uzaklara gözümüzü kırpmadan..

Yeni bir şiir buluyoruz. Kafiyelerinde avutuyoruz yalnızlığımızı. Yüzükoyun kapaklanıyoruz her seferinda bir eşiğe. Bir dilek tutuyoruz sonra göbek adını seven biri için. Her şeyimizi feda edebiliyoruz bir tatlı gülümseme için. Kahroluşumuzun resmini bir sarhoş gibi yollara çizdik. Daha da keyiflendik. Yağmurdan sonra biriken sularda izlerken yıldız kümelerini, sevgilinin geceleyin yanan bir ateşi andıran saçlarını hatırladık her seferinde.

Kendimizi bir silik fotoğraf gibi salıveriyoruz zaman sularına…

.devam edecek>>>

*

NUSRET ABİ’SİZ BİR YeniŞafak

YeniŞafak Gazetesi’nin Topkapı’daki yerini ilk ziyaretimde görmüştüm onu. Daha sonra Melih Bayram Dede vasıtasıyla tanışma ve sohbet etme fırsatı bulmuştum. O’nun münis ve candan biri olduğunu selam vermesinden hemen anlamıştım.

Sık sık gazeteye uğrayıp sohbet etmek için bahane bulmama gerek yoktu. Beni gördüğünde kucağını açar göğsüne bastırıp sıkardı. Nurani yüzüne yüzümü sürdüğümde o pamuk sakallarına doymazdım.

Sık sohbetlerimizde o nuranî çehresine yakıştıramadığım sigaradan o da müzdarip oluyordu. Ama nostaljik anlatımlarında sigaraya dair anlatılarını da dinledikçe keyiflenir ve bir tane de ben yakardım…

Hoşsohbet bir insandı. Gazetede onunla çalışan herkes ağarmış saçı ve sakalından ve o çehrenin verdiği misyonu taşıyan karakterinden dolayı onu sever ve sayardı. İş esnasında başı daralan ve sıkışan herkesin kurtarıcı “Nusret Abisi” idi.

Kendisini her ziyaretinde bir konu bulup uzun uzun konuşurduk. Konuşmalarında neşelenip kahkahayı bastığında ya da birine kızgınlığını ifade ettiğinde “Allah seni fena etsin!” derdi. Bana da bu ifadeyi ilk kullandığında maksadını anlamamıştım. Kızarıp bozardığımı görünce düzeltme gereğini hissedip o müşfik sesiyle “Fena olmak “Allah’a kavuşmak” demektir.” demektir.

Kendisini ziyaret ettiğim bir gün çocuklar gibi şen olduğunu görmüştüm. Melih Bayram Dede’den haberini almıştım sevincinin.. Gazete yönetimi karar almış O’nu kutsal topraklara gazeteyi temsilen gönderiyordu. Kendisini tebrik edip sohbet etmek istemiştim. Ancak o gün Nusret Abi’yi durdurmak mümkün değildi. Masalar arasında uçuyordu adeta. Gazetenin yeni binasına sığmıyordu. Ona sohbetine kavuşmak için uzunca beklemek zorunda kaldım o gün. Gazetenin çay salonunda uzun uzun sohbet ettikten sonra helalleşerek dua etmesi temennisiyle ayrıldık. Kısa bir süre sonra bir ay boyunca Nusret Özcan’ın Mekke’den ve Medine’den bildirdiklerini okuduk durduk hemen hemen hergün..

“Nusret Abi hasta” demişti Melih son ziyaretlerimden birinde. Telefonla arayıp halhatır sorduğumda, anjodan sonra evde istirahate çekildiğini öğrenmiştim.

Zaman zaman gazeteye uğrasa da artık Nusret Abi’yi dönülmez bir yolun içinde olduğunu anlamıştık. O günden sonra bir iki kısa görüşme imkanımız olmuştu… Dünya işleri ve türlü türlü hallerden dolayı gazeteye uğrayamaz olduk. Gazete sayfalarından değil de ölüm haberini emeğinden emareler taşıyan Dergibi(www.dergibi.com)’den öğrendim.

Bizi bırakıp ötelere binlerce dostunu gözyaşlarıyla koyup giden Nusret Abi’den sonra YeniŞafak kapılarında bir nur eksiklğini son ziyaretimde anlamıştım.

Ah bir kalkıp gelsen de gazetede nurdan bihaber ne simaların türediklerini görsen bir abi…

*

MASAL TADINDAKİ ZAMANLAR..

Çok eskiden demeyeceğim, bizim çocukluğumuzda, daha köylere siyah-beyaz televizyonlar gelmemişken köy evlerinde toplanırdık. Annelerimiz, ninelerimiz, dedelerimiz bize gece yarılarına dek süren destanlar, efsaneler ve cenknâmeler anlatır veya okurlardı. Biz onları zevkle dinlerken, onlar bize sürprizler yapar en heyecanlı yerinden kesiverirlerdi. “Haydi bakalım geç oldu, arkası yarın..” dediklerinde “yarın”ı iple çekerdik. Anlatılanların kahramanlarını düşünür dururduk gece boyunca. Rüyalarımıza girer, onlarla birlikte mücadele ederdik, kötü insanları hep yenerdik. Aşık olurduk birlikte masalın güzel kızına. Bu kız bazen padişahın kızı, bazen de çok zalim birinin kızı oluverirdi. Ona aşık olan da fakir bir köylü çocuğu ve genellikle yetim kalmış, ihtiyar anasıyla yaşardı. İmkansızlıklar içinde, çok güçlü düşmanlarla mücadele ederdik. hemen hemen bütün erkeklerde durum buydu. Kızlarımız da kendilerini, o uğruna savaşılan kızın yerine koyuyorlar mıydı bilmiyorum.

Gel zaman, git zaman. İnsanlar yavaş yavaş modern yaşama geçtiler. Önceleri radyo girmeye başladı köylere ve güzelim masalların anlatıldığı evlere. Radyo yine belirli saatlerde kapanmayı bildi ve evimizin en güzide köşesindeki yerinde durdu hep. Sabahları kahvaltı yapmadan önce yedi otuz haberleri için radyoyu açardık. Ama en çok da yediyi on geçe başlayan masal saatini dinlerdik. Adını hatırlayamadığım o sunucunun müthiş anlatışıyla ne heyecanlar yaşardık bir bilseniz. Ertesi günün sabahını iple çekerdik. Her gün on haberlerinden sonra başlayan “Radyo Tiyatrosu” ve sabahçı öğrenciler için öğlen; öğlenci öğrenciler içinse sabah saatlerinde yayınlanan “Çocuk Radyosu”nu da kaçırmazdık. Ama radyo gerektiğinde susmasını bilen ağırbaşlı bir insan edâsıyla yaşamını sürdürdü bizimle. O da gece yarılarına kadar süren sohbetlere, eğlencelere ve masal toplantılarımıza bizim gibi sessizce katıldı. Onu hep sevip saydık.

Gelin-görün ki, radyonun bu saltanatı kuşaklar boyu sürmedi. Köylere çok yavaş da olsa televizyon girmeye başladı. Televizyonlar bildiğiniz gibi renkli yayın yapmıyordu. Ekran koruyucu camının durumuna göre renk veriyordu ama, koruyucu camı kaldırdığımızda da gözleri kamaştıran siyah ve beyaz renklerinden başka bir şey kalmazdı. Ama bu da bizim o güzelim masalarımızı çalmaya yetti de arttı bile. Evlerde masal sohbetleri için yapılan toplantılar yerini ekran karşısındaki sessiz bekleyişe bıraktı. Televizyonu olan evler azdı. Olanlar da tıklım tıklım dolduğundan çocuklara çoğu kez yer kalmaz, ayakta beklerlerdi. Ev sahipleri pek belli etmeseler de rahatsız oluyorlardı. Kasaba ve ilçe merkezlerinde oturanlar televizyon izlemek için televizyonlu kahvehanelere giderlerdi. Televizyon ilk zamanlar çok pahalı bir eşya olduğundan, öyle her kahvehanede bulunmazdı. Genellikle memur ve zengin kesimin gittiği lokallerde veya işlek semtlerdeki büyük kahvehanelerde bulunurdu. Oralarda oturduğunuzda beş on dakikada bir “çay…” diyerek gezip dolaşan garsonların imâlı bakışları adamı bezdirirdi canından. Ama sonradan televizyon üretimi çoğaldı; her kahvehaneye ve hemen hemen her eve girmeye başladı. Modernleşme daha da hızlanarak renkli yayın verilmeye başlandı ve bir zamanların satın alınamayan siyah-beyaz ekranları da nostalji olup hızla kayboldular piyasadan. Ama gelin görün ki televizyon, radyo gibi uslu durmadı köşesinde. Mıknatıs gibi insanları kendine çekti. İşten güçten, çiftten-çubuktan etti. Söz ve sohbeti en önemlisi de masallarımızı bitirdi.

Gördüğünüz gibi televizyonun yerlileşme süreciyle birlikte güzelim masallarımız da ortadan yok olup gitti. Şimdi Anadolu’da kaç köyde akşamları masal toplantıları yapılır ve geceler boyu süren masallar anlatılır bilmem ama, çocukların masallara ihtiyaçları var.

“Masal Masal Maskara” ile size küçükken dinlediğim kısa masallardan derlemeleri ve kurguladığım bazı masalları değişik bir söylemle aktarmaya çalıştım.

Umarım siz de masallarımızı beğenir ve apartman dairelerinde, bahçeli ve müstakil evlerinizde, Anadolu’nun ücra köylerinde geceleri televizyonları kapatıp masallar anlatır ve atalarımızın o güzelim geleneğini sürdürürsünüz. Bakın göreceksiniz masallarda ayrı bir tat ve ayrı bir heyecan var.

Gebze, Ağustos 2003

*

MASALCI DEDEM

Koca yaşlı dedem vardı
Bu dünyada bir tanemdi.
Her gün tutardı elimden,
Ballar akardı dilinden.
Gezerdik hep sokakları
Anlatırdı hep dağları.
Bir keresinde demişti:
Oğlum bak çok yaramazsın,
Neden ki hiç uslanmazsın?

Başımı eğip sormuştum:
“Dede hiç çocuk oldun mu
Aranınca kayboldun mu?
Sen de benim gibi biraz,
Gezmedin mi haylaz haylaz?”
Gülerek saçımı okşadı,
Utandı, yüzü kızardı.
“Gel seninle anlaşalım,
Bir konuda uzlaşalım.
Bundan böyle dost olalım,
Beraberce kaybolalım.

Gizlice gideriz parka,
Görünmeyiz asla halka.
Anlatırım sana masal,
Sen de güzelcene ders al.”

Birden gözüm ışıldamış,
Olur olur anlat haydi!
“Dur!” demişti dedem,”Dur hele,
Yeni başlıyor mesele…”

O günden sonra anlaştık,
Park ve bahçeler dolaştık.
Bu hiç de kolay olmadı,
Rahat bizi pek bulmadı.
Gürültü vardı çevrede,
Çöpler saçılmış yerlerde.

Dedem masal anlatırdı,
Kuşlar ona katılırdı.
Ona sordum: “Şair misin,
Bülbül gibi şakır sesin?”
Birden uzaklara daldı,
Heykel gibi donakaldı.

Islandı elâ gözleri,
Titrek çıktı şu sözleri:
“Güzel bir sevgili idi,
Uçup gitti şiir elden…”

Böylece geçti seneler
Ah neydi o güzel günler.
Çok özledim ben dedemi
Bir daha geri gelir mi?
Dedim bu böyle olmaz,
Aklımda hiçbir şey kalmaz
Yazayım ben en iyisi
Olur ki okur birisi…
İşte size ilk masalım
Haydi okuyup yazalım.
Kurulalım koltuklara,
Selam olsun tüm dostlara

*

TÜKENEN ZAMANLAR

‘Göz açıp kapayıncaya dek’ geçiyor ya zaman.

Bir hayatın göz açıp kapayıncaya dek geçip gittiğini kim inkar edebilir ki?..

Geriye dönün bakalım neler kaybetmişisiz!..

Ne insanlar geldi geçti bu cihandan!.

Ne güzelliklerimiz elimizden yitip gitti.

Ayrılmamak üzere birbirimize vaadler ve yeminler ettiğimiz ne sevgililer hayal oldu.

Bakın bakalım hayat albümünüze; siyah-beyaz karelerin çekildiği anları belleğinizin neresinden çıkarıyorsunuz. Daha dün gibiydi her şey ama, şimdiki zamandan çok ötelerde bir dünyada kaldığı kesin..

Efendim,

Tükenen zamanlarımızı biriktirmeliyiz.

Zamanı tekrar kullanamazsak da oradaki bilgi ve tecrubelerimizi kullanabilriz.

Eğer geçmişte yaşadıklarımıza günümüzde geçerli bir ortam buluyorsak kardayız demektir. Ancak genel bilgi ve tecrubemize bir akçe bile veren yoksa zarardayız ve hüsrandayız demektir. Zamanın derinliklerine doğru yaptığımız dalışlarda kendimize ne denli hayırlı bir iş yapıp yapmadığımız anlaşılır böylece.

Geçmişimiz bugüne yardım etmiyorsa, bari geleceğimizi kurtaracak iyi şeyler yapalım bugünden.. Neslimize, soyumuza ve insanlığa hayırlı olacak şeyler yapmalıyız.

Savaş ve gözyaşı bırakmakla mahir olan insanlık geleceğine savaş ve gözyaşı dağıtmakla uğraşırken, aktörlerin de piyonların da hayatları hızla tükenişe geçmiş…

*

TEK DİLEK

Kaptırma yüreğini olur olmaz duygulara. Bazı anlar vardır ki çok çirkin olmuştur. Hayat her seferinde böyle olacak değil ya. Aslında tüm çirkinliklerine rağmen hayat her zaman güzel olsa da, işlenen ve insanoğlu için gayet normal olarak görebileceğimiz hataları affetme hususunda insandaki gurur denen nefsi duygular engel oluyor.

Nefsi duygular dediğim mefhumlar kimi yerde çok önemli görülse bile, sırf İNSAN olgusu için, insanı yitirmemek için, zamanla çok önemsiz olduğu ve feda edilebileceği görülür. Çok vahim hatalar bile sırf insaniyet adına bağışlanmaktadır.

İnsanoğlu muhataplarının hatalarını affetmeyi öğrenebilseydi, dünyada savaşlar olmazdı. Her yer bir cennet halini alıp giderdi. Ama maalesef durum hiç de bu kadar basit bir şekilde atlatılmadığı zamanla görülüyor.

*

ÖZLEMİN ADI

Özlemin adı ölüm olur.

Her anışımda yüreğimden parçalar alıp koparan bir canavar olur.

İçimden ayrılıp dönmemek üzere okyanusa açılan bir geminin ardından yakılan yürek yanığı ah olur özlemin adı.

Özledim, demekle ne safiyane bir duygu yaşanıyorsa, ben yüzbinkere özledim desem yine de sana olan hasretimi bitiremeyeceğimden, özlemin adını ölüm koyuyorum ve seni her özleyişimde ö-lü-yo-rum.

*

MERHABA

Hayat bazen sürpriz birine “merhaba” dedirtiyor.

“Merhaba”nıza karşılık bulmadan “elveda” demenin daha doğru olduğunu anlıyorsunuz..

“Merhaba” ve “elveda” ikisi de yeni başlangıçlar için önemli..

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 73 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları