DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Kazdağları Efsaneleri / Güzin Osmancık

Hasanboğuldu Mevkii

II

HASAN VE EMİNE

El değmemiş bir pınarın saflığında el değmemiş berrak su gibi bir aşktı onların yaşadıkları.  Ölümüne yaşanan bir aşk ve yarım kalmış tamamlanmayan bir hikayenin sızısıydı içimi saran şimdi.

 Ölünceye kadar da kalbi sızlatacak bir Kaz dağı efsanesiydi bu gün kaleme aldığım.

Mecnun gibi seven Hasan ve Leyla gibi sevilen Emine’nin törelerine karşı kaybettikleri bir savaşın hazin hikayesiydi bu.

Aslında Emine’nin duasıydı bu aşk. Mecnun gibi sevmeyi Leyla gibi sevilmeyi istemişti Yaradan’ından.

Her canlının hakkıdır aşık olmak, o ilahi duyguyu yaşamak. Ama aşklar hep mutlulukla mı biter acaba? Nedense ayrılık kaderidir büyük aşkların.

 Kaz dağlarının efsanesidir Hasan ve Emine’nin yaşadıkları aşkları.

Yine aile, yine töre, yine ayrılık ve acı biten bir aşk hikâyesiydi onların ki.

Bugün yolum Balıkesir’in şirin mi şirin beldesi olan Edremit’e düştü. Biraz Kaz dağlarının o çam havasını solumak, Hasan boğuldu diye anılan mesire yerinde Emine ile Hasan’ın aşkını yaşamak üzere çıkmıştım yola. Buraya Zeytinli köyünden çıkılıyor. Oldukça dar patika yoldan geçerek geliyoruz mesire yerine. Olabildiğince kalabalık olan bu yerde herkes mangal yakma derdinde. Acaba haberleri var mı Hasan’ın ölümle biten ölümsüz aşklarından diye düşündüm.

Edremit de çarşamba günleri büyük bir pazar kurulur. Pazara çıkan herkes meydanda buz gibi karadut ve koruk şurubunu yudumlayarak soluklanır. Pazarın en renkli simaları da dağ köylerinden pazara inen Türkmenlerdir. Onları görür görmez tanırsınız. Çiçekli şalvarları, başlarındaki oyalı yemenileri ile pazarın süsüdür onlar. Dağdan topladıkları kekik, dağ çileği, çam sakızı ve dağın bereketi olan otları satıp geçimlerini sağlarlar.

İşte pazarda tezgâh açan Hasan ve karşı tezgahta otlarını satan oba kızı Emine ile başlar hikaye. Aşk bu, hep imkânsız olanı seçer. Yine günlerden Çarşamba ve Edremit’in pazarıdır. Hava sıcak mı sıcak. Canı karpuz çeker Emine’nin. Tam karşısındaki karpuzcu tezgâhında ise Hasan vardır. Bir dilim karpuz ister karpuzcudan. Hasan karpuzu kesip Emine’ye uzatır ama o uzattığı karpuz değil, kalbidir aslında. Bir an göz göze gelirler. Hasan Emine’nin uzattığı parayı almaz “Benden olsun.” der. Olan olur işte o anda. Emine’nin kalbi de kaymıştır Hasan’a.

 Artık çarşamba günlerini iple çeker olurlar birbirlerini görebilmek için. Ama gel gör ki Hasan yerleşik, Emine ise göçerdir. Ne Emine yapabilir yerleşik hayatta ne de Hasan göçer hayata alışabilir. Ama aşk bu mutlaka kavuşmak ister Emine’sine.  Kızılkeçili’ye gidip obanın ileri gelenlerinden Emine’yi ister. Aşiret toplanır karar verilir. Töreler gereği aşiret dışına obadan kız verilemez denir. Hasan her şeye hatta dağda göçer hayatı yaşamaya bile razıdır.  Yeter ki Emine’sine kavuşsun.  Ama Hasan’ın dağda yaşayabilmesi için bir sınavdan geçmesi lazımdır. Emine kasabaya inip kararı Hasan’a bildirir. Yaparım der Hasan, 45 kilo tuz çuvalını sırtlanıp tırmanacaktır dağ köyüne. Emine: “Bu çok zordur, yapamazsın.” dediyse de dinletemez Hasan’a. Nihayet beklenen gün gelir, Emine önde ardında Hasan sırtında tuz çuvalı yola koyulurlar. Hava sıcak mı sıcak, Hasan terledikçe çuvaldaki tuzlar eriyip derin yaralar açar sırtında. Ama bu Hasan için bir onur savaşıdır. Yolu yarılar ama artık gücü bitmiş, beraberinde ümitleri de tükenmiştir. Ne yoluna devam edebilir ne de geri dönebilir. Emine’nin elinden gelen bir şey de yoktur. Obanın ileri gelenleri karar vermiştir. Emine ardına bakmadan yürür obaya varır, Hasan’ın yolunu gözler, sabahı zor eder.  Ne gelen vardır, ne de giden. Hemen düşer yollara. Ama artık çok geçtir.  Şarlağın yanında Hasan’ın cansız bedeni ile karşılaşır. Boynunda ona hediye ettiği al yemenisi ile öylece yatmaktadır. Hasan’ı olmadan nasıl yaşar ki, hayatında Hasan olmadan yaşamak onun için imkansızdır. Al yemeninin bir ucunu boynuna diğer ucunu ağaca bağlar ve kendini bırakır boşluğa.

 O gündür bu gündür buraları onların imkânsız ama ölümsüz aşkları ile anılır. Hasan boğuldu derler buraya.

Böyle bitmişti bir aşk hikâyesinin sonu.

 Aileler, töreler, kurallar bitirmiştir bu aşkı. Hiç kavuşmadan yaşanmaz mıydı bu aşk. Sadece özleyerek, birbirlerini sevdiklerini bilerek devam etmez miydi hayat.

Elbette devam edebilirdi. Keşke onlarda bilselerdi aşkın hiç bitmediğini, keşke onlarda bilselerdi özlemenin güzelliğini. Onlarda bilseydi Mevlana’nın Şemsi kaybedince ışık vermeye başladığını. Aşk hayatın içinde yaşam gücü.  Aşk, hayatın olmazsa olmazı, aşk ölümsüzlük iksiri. Yazık aşk için yanmanın güzelliğini bilmeden göçüp gittiler bu hayattan.

 İşte en acı aşklarda bile şükredilesi bir taraf vardır. İmkânsızı imkâna taşırlar. Kulu sevmek kutsal bir duygudur. Kul’a âşık olmayan kulu yaratana nasıl âşık olur ki. Aslında kâinattaki her aşk ondaki güzelliği görmenin mecazi bir tezahürüdür. Yani ölümsüz aşklarda insanı pınarına, aşkı yaratana götürür. Aşk kutsaldır. Aşk kulun olmazsa olmazıdır.

Buz gibi sulara ayaklarımızı sokup devam ediyoruz yolumuza. Mesire yerinin her köşesinde Hasan ve onsuz yaşamayı kendine haram sayan Emine var sanki. Masalar buz gibi akan suların üzerine kurulmuş herkes yemek derdinde. Ben ise bu ölümsüz aşkın kalbi sızlatacak derin acısı içindeyim.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 26 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları