DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Sivas, Divriği Ulu Cami / Güzin Osmancık

Sanatın zirveyi aştığı sanat eseri

Seyyah- ı alem evliya çelebi “Üsdat mimar, bu camiyi öyle emek sarf edip kapı ve duvarları öyle nakş-ı bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır” demiş. Bizde bu eseri görünce dillerimiz lal, gözlerimiz kamaşır oldu. Sanat tarihçileri bu eser için “Divriği mucizesi” demişler.

En çok merak ettiğim yerlerin başında gelirdi Divriği Ulu Cami. Karlı bir kış günü, hava soğuk mu soğuk, ufaktan atıştıran karın altında ulaşıyoruz Divriği’ye. İşte şimdi bütün heybeti ile karşımda duruyor o muhteşem eser. Taş işçiliği Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah tarafından yapılmış.

Sanatçının hayatındaki tek eseri olan bu cami, ebede kadar yapacağı bütün sanatını icra ettiği tek şah eser olmuş. Çünkü mimarın bundan başkada bir eserine rastlanmıyor. Burası sadece bir cami değil aynı zamanda bitişik olarak birde Şifahanesi var. Bu sebepten burası bir külliye olarak anılıyor.  Böylesine bir eseri yapan sanatçının hangi duygular içinde böyle bir eseri yaptığını düşündüğümde sanatçının imanını sorgulamadan edemedim. Nasıl ilahi bir aşk bu taşlara ruh vermiş, nasıl bu taşlara kalbindeki aşkı işlemiş inanılır gibi değil. Büyük bir tutkuyla taşı dantel gibi yontan sanatçı, Tasavvuf inancı ile Allah’a olan aşkını, vuslatını bu eser ile icra etmiş.  

 Çünkü AŞK her yerdedir. Mecnunun gözlerinde, Hattatın kamışında, nakkaşın fırçasında, oymacının da murcundadır. Tarihi neolitik devirlere dayanan taş oymacılığı Osmanlı Selçuklularda zirve yapmış sanat dalıdır. Divriği Ulu Camin de ise zirveyi çok aştığını görüyoruz. Büyük bir heyecanla geldiğimiz caminin ne yazık ki tadilatta olduğu için içini görme imkânımız olmuyor.  Ama dışarıdan gördüğümüz o taç kapılar bizi adeta büyülüyor.

Eser, Selçukluların Mengücek Oğulları döneminde Ahmet Şah tarafından 1228 yıllarında yaptırılmış. Şifahanesi ise Ahmet Şahın eşi Mengücekli Beyi Fahreddin Behram Şah’ın kızı Melike Turan Melek tarafından yaptırılmıştır. Her ne kadar caminin içini göremesek de orada görevli olan kişinin anlatımı ile oldukça bilgi sahibi olduk.

Yapımı tam 15 sene süren bu muhteşem eser Ulu Cami isminde ki bütün camilerin en büyüğü imiş.  İslam mimarisinin bütün özellikleri burada kullanılmış. Hatta Cennet kapısı dedikleri kapıda bu özelliğinde dışına çıkılmış. Türk İslam Mimarisi sembol dilini ve ışığı en mükemmel şekilde kullanan bir mimari tarzına sahiptir. Burada her ikisi öylesine bir ustalıkla kullanılmış ki, kapı rölyeflerine vuran gün ışığı ile namaz kılan, kuran okuyan, secde eden insan figürleri oluşturulmuş. Bunun nasıl matematiksel bir hesap ile yapıldığı henüz çözülmüş değil.

Toplam iç alanı 3.165,5 m2 olan dikdörtgen bu yapı aynı zamanda ilk İslam camisi olarak da biliniyor. Buda İslam sanatının nasıl bir ufka sahip olduğunu bize anlatan en güzel örneklerden biri.

Karşımıza çıkan ilk muhteşem kapının adı Cennet Kapısıymış. Belki de sanatçı cennet hayalini böyle betimlemiş. Genelde geleneksel İslam mimarisinde simetrik plan uygulansa da bu kapıda simetri kullanılmamış. Ama uzaktan baktığınızda bunu hiç fark etmiyorsunuz. Hürrem Şah cennete ait pek çok figürü sadece tek olarak kullandığı için burada simetri şartına uymamış. İnanılmaz bir zekâ, hayal ve bilek gücüne dayanan bu taç kapıda cenneti iç dünyasında nasıl düşünmüşse o şekilde yontmuş.  Motiflerinde gül ve bülbül figürleri dikkat çekiyor.  Gül Peygamber (SAV) Efendimizi, bülbül ise Allah aşkının yorumuymuş. Belki de sanatkâr burada Resule ve Allaha duyduğu aşkı anlatmıştır. Kapı üzerindeki hayat ağacı ise yerler ve gökler arasındaki ilişkiyi remz ediyormuş. Benim kendi duygularım bu ağacın 7 kat göklerin ve 7 kat alemlerin yedincisi olan İndi İlahideki Sidret-ül Münteha Ağacı olduğu doğrultusunda. Çünkü Sidret Ağacı (Hudut ağacı) varlık aleminden yokluk alemine geçişin sınırlarını belirler. Ağacın altında yanan ateş ise, Anadolu da ki Selçuklularda bolluk ve bereketi temsil etse de burada cehennemi anlattığı söyleniyor. Kapının üzerindeki lotus çiçeği ise pek çok inanca göre sonsuz yaşamın sembolüdür. Kapı üzerinde ki 22 yıldız ise Ahmet Şahın Peygamber efendimizden 22 kuşak sonraki bağını simgeliyormuş. Pek çok çiçeğin ve yaprağın süslediği taç kapıyı Hürrem Şah, Cennetin kapısı olarak hayal etmiş olmalı.  Bu kapı için Barok Kapı, kaleye baktığı için Kale Kapı kuzeye baktığı için Kuzey Kapı ve giriş kapısı olduğu için de Cümle Kapısı diye pek çok isimler verilmiş. Aynı zamanda Selçuklu sanatının çok dışında kendine ait farklı bir tarzı var. İslam sanatında sembollerin sayılar ile olan ilişkileri çok ön plana geçerİ. Taç kapının ana motifi olan altıgen madalyon, kâinatın altı günde yaratılmasını simgelediği için İslam mimari süslemelerinde çok kullanılmış. Sekizgen yapıların da kullanılmasının sebebi, cennetin sekiz kapısının anlatılmasıymış. Dairesel süsler evren düzeni ve sonsuzluk, kare figürler ise pek çok anlamı ifade eder. 4 kenarı olan kare 4 unsur olan hava, su, toprak ve ateştir. Aynı zamanda 4 mevsim, 4 büyük Melek,4 ana yön gibi dört sayısı sayıların içinde en çok kullanılan en mükemmel sayı olarak bilinir.

Ayrıca bugüne kadar hiçbir yapıda görmediğim baklava şeklindeki hoparlör taşları içerideki sesi dışarı verip dışarıdaki seslerin de içeri girmesini önleyen bir sistemle yapıldığı söyleniyor.

  Yine bu Taç kapının üzerinde ters hilaller ve yıldızlar var. Caminin taç kapılarının üzerinde öylesine figürler var ki hepsi birbirinden farklı hepsi başlı başına bir baş yapıt. Kapıların üzerinde 10 bin motifin olduğu ve hiçbir motifin tekrarlanmadığı söyleniyor. Kuş kanadını andıran süsler, Rumiler (Anadolu tarzı süsleme) var.  Burası Darüşşifanın giriş kapısı.

Kapı üzerinde ki kitabede ise Arapça olarak “Halifenin ortağı büyük sultan Keyhüsrev’in oğlu Keykubat’ın oğlu saltanatı günlerinde”. 2. Kitabede ise “Süleyman Şah Oğlu Ahmet Şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul, 1228 yılında bu caminin yapılmasını emretti” yazıyormuş. Kitabenin başında gül, sonunda ise bülbül varmış.

Taç kapılarda tamamen sayısal, matematiksel, sembol dilleri kullanılmış. Mesela Ördek figürü sadakati temsil eder. Nuh tufanında ağzında zeytin dalı ile karayı gösterdiği için kutsaldır. Bu sebeple ördek karada denizde ve suda yaşayabilme özelliğine sahiptir. Yine sembollerden Balıkçıl kuşu Selçuklularda bolluk ve bereketi temsil eder. Kapının sağında ve solunda ki gamalı haç motifleri sadece süsleme amaçlı kullanılmış. Anadolu medeniyetlerinde adı Çarkı Felektir, kâinatın döngüsünü ifade eder.  Ama bu süslemelerin içindeki sarmaşık yapraklarının da bir dili vardır. Sarmaşık Allaha yönelmeyi, ona sarılmayı, ulaşmayı anlatır. Tamamen tasavvufi bir semboldür.

Sol sütunda yazan Ayete-l Kürsi nin “Allah’tan başka İlah yoktur, sadece O vardır” bölümü caminin korunması için olup, bu kapıdan girenlerin bütün negatif düşüncelerden kurtulması içinmiş.

Tadilat dolayısı ile etrafına çekilen demir korkuluklar yapıya çok yaklaşma olanağını sağlamasa da gözün gördüğü kadarı ile insanı büyüleyecek kadar ihtişamlı bir görünüşü var.

 Dünyada eşi ve mukayese edecek hiçbir eserin bulunmadığı bu cami için Japonya’dan gelen bilir kişiler, “bu eser cam bir fanus içinde saklanmalı” demişler. Yapıyı oluşturan kesme taşlar, çevredeki bir taş ocağından çıkarılan Tüf adlı süngerimsi yumuşak bir volkanik kayadan oluştuğu için aşınmaya müsait. Bu sebepten cam bir fanus içinde korunma fikri bence çok doğru bir tespit.

1985 yılında UNESCO Dünya mirası listesine giren bu eseri seyretmeye vakit yetmiyor, gözler doymuyor.

Diğer kapılardan biri olan Şah Kapısı tamamen klasik Selçuklu üslubunu taşıyan bir kapı, şahın ibadeti için girdiği bu kapı Hünkâr Kapısı veya Taht Kapısı olarak da biliniyor. Doğu kısmında yer aldığı için Doğu Kapı da deniliyor. Kapının insan boyu kadar yapılmasının sebebi tevazu ve kulluk bilinci içinmiş. Baş eğilerek girmek için oldukça alçak yapılmış.

Kapıda “Gerçek mülk kahhar ve tek olan Allah’a aittir” ayeti yazıyormuş.  

Bu kapı da Tekstil Kapı olarak biliniyor. 2 ustanın tam 12 yılda tamamladığı kapı, ince taş işçiliği dantel gibi işlendiği için bu ismi almış. Çarşı çıkışı olduğu için Çarşı kapı, olarak da biliniyor Çıkış Kapı denmesinin sebebi; İslam da camiye giren halk camiden çıkarken kıbleye arkasını dönmesin diye yan kapıdan çıkar.Aynı zamanda Batı tarafında olduğu için Batı Kapı olarak dabilinir.  Bu kapı da bitkisel ve geometrik figürler ile bezenmiş. Ters laleler ve kilim desenleri dikkat çekiyor. Özellikle Lale motiflerinin öne çıkması önemlidir. Çünkü Lale tasavvufta Allah’ı temsil eder. Tektir ve ebced hesabına göre Lale ve Allah isimleri 66 sayısını verir.

Kapının sağında ve solunda denge sütunları denilen sütunlar var. Bunlar yapının sağlamlığını test etmek için yapılan çok eski bir sistemdir. Sütununlar döndüğü sürece yapıda bir oturma söz konusu değildir. Ama 1930 Erzincan depreminden sonra sistem kilitlenmiş.

Yine kapıda “Süleyman Şeyhin oğlu Ahmet şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul adaletli melik, bu caminin yapılışını1228 yılında emretti. Allah mülkünü daim etsin” yazıyormuş.

 Anadolu Selçukluların simgesi çift başlı kartaldır. Bu kudreti simgeler. Doğunun ve batının hakimiyeti, kadın ve erkeğin kudretidir çift baş. Kapıdaki çift başlı kartal Sultan Alaaddin Keykubat’ın armasıdır. Sol taraftaki doğan kuşu ise Mengücek beyliğinde Ahmet Şahı temsil ediyormuş. Yine kapı üstündeki küreler 14 adet olup evrenin temsilcileriymiş.

Kapının üzerinde ki yıldız şeklindeki motifi gördüğümüz zaman onu sadece bir süsleme olduğunu düşünmüştük. Oysa ki bu yıldız şeklindeki desen alttan ısıtma sisteminin buhar kanallarını gösteren bir haritaymış. Eserin yapıldığı yılı düşündüğümde böylesine bir teknoloji kullanılması insanı hayretlere düşürüyor.

Batı kapısın da özellikle mayıs ile eylül aylarında ikindi namazına 45 dk kala insan silüeti oluşuyormuş.  Namaz vakti gelince de kıyamda duran insan şeklini alıyormuş. Bizim bunu görme imkânımız olmadı ama görevli kişinin anlatımı ve resimler ile belgelenince böyle bir olayın güneş ve ışığı kullanarak bu şeklin nasıl bir matematiksel hesap ile oluşturulduğu insanı hayrete düşürüyor.

Camiye girişi ve çıkışı sağlayan Kuzey, Batı ve Doğu yönündeki bu 3 anıt kapıda birbirinden güzel ve büyüleyici bir görüntüye sahip. Şifahanenin bulunduğu yerdeki Cennet kapı ise kapılar içinde en heybetli en güzel olanı. Yapının içinde birde 3 kişini türbesi bulunuyormuş. Camiyi yapan mimar Hürrem şah, Ahmet şah ve Melike Turan Melek sultanın sandukaları da buradaymış. 

 Camiye bitişik olarak yapılan şifahanede ise akıl hastalarının tedavi şekilleri de tamamen İslami ve tasavvufi olarak gerçekleştiriliyormuş. Avrupa da bu tür hastalar yakılarak yok edilirken aynı tarihlerde bu şifahanede hastalar su sesi, müzik sesi ve Kuran sesi ile tedavi ediliyormuş.  

Sivas’ın şirin beldesi Divriği, diğer ismi ile Tephrice (suyun çıktığı yer) Türk İslam sanatının baş yapıtı olan bu eser ile ismini tüm dünyaya duyurmuş.

Çıplak gözle gördüğüm bu eserde görüş alanım sınırlı. Ama görüş alanımın sınırlarını aşmak isteyip, farklı bir gözle baktığımda sınırlar yıkılıyor, karşıma matematiğin, ruhun, bilgeliğin, aşkın, imanın sanatla yoğrulduğu bir eser çıkıyor. Gözün gördüğü her şeyde görülmeyi bekleyen bir cevher saklıdır.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 47 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları