DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Kutsal Belde Kudüs / Güzin Osmancık

Gaybın hazinelerinden gelen, geçmişin izlerini, geleceğin kaderini taşıyan bir şehre doğru yapacağım bir yolculuk benimkisi. Maziyi, geçmişi ve Peygamberlerin ayak izlerini sürmeye gidiyorum bu şehre. Kalp gözyaşı ile sulandığında, ancak o zaman dua bir ganimet olurmuş. Dualar ile çıktım bu aşk yoluna. Bu sebeple Aşk yolu Kudüs bu yolculuğun adı.

Şehre çok yaklaştık. Yol boyunca şehir hakkında bilgi toplamaya çalışıyorum. O kadar heyecanlıyım ki, birazdan bu şehirde anlatılan bütün hikayelerin geçtiği yerleri görebilme düşüncesi beni benden alıp garip duygulara sürüklüyor. Otobüsümüz mola verip, bizi indirdiği yer Peygamber (sav) Efendimizin Miraç olayında bineği olan Burak’tan inip namaz kıldığı Nebi Musa’nın makamı.  Burası sadece Müslümanlar için kutsal olan bir yer. Miraç olayında Peygamber Efendimiz bineği Burak ile uğradığı, namaz kıldığı ilk yer olarak biliniyor burası.

Bizler de ilk molamızı burada verip namazımızı kılıp yolumuza devam ediyoruz. Artık İsrail topraklarındayız.  Neydi bu şehri bu kadar kutsal kılan şey. Yıllarca nelere şahit olmuştu bu şehir. Peygamber Efendimiz’in miraca çıktığı, Hz Meryem’in doğduğu, Hz İsa’yı doğurduğu, Hz İsa’nın Peygamber olarak müjdelendiği ve çarmıha gerildiği, Hz Davut’un Süleyman mabedini kurduğu, Hz Süleyman’ın mabedi tamamladığı, İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa’nın burada olması ve daha pek çok olayların geçtiği bu şehir elbette kutsal olmayı hak ediyordu. Bu sebeple ona Kudüs ismi verilmişti.

Çok kanlı savaşlar yaşanmıştı burada, sözde din uğruna inanılmaz katliamlar yapılmıştı. 

Filistin’in en eski şehridir Kudüs. Akdeniz sahilindeki, Yafanın doğusunda, Lut gölünün kuzey batısın da dağlık bir zemin üzerine kurulmuş kutsal mübarek şehir. İsmi gibi kutsal ve mukaddes, Peygamberler şehri. Vahye dayalı dinlerin hepsinde neredeyse bütün Peygamberlerin doğduğu, içinde yaşadığı, öldüğü, gömüldüğü veya ziyaret ettiği, mabetler, mucizeler şehri.

Bir zamanlar bütün semavi dinlerin bir arada yaşadığı, ezanın, çanın, şabat kutlamalarının duyulduğu dostluk şehri. Çeşitli kaynaklarda Yeruşalayim, Jerusalem, Uruşalim, Yerusalim, Makdis, Beyt-ül Mukaddes,  Beyt-ül Makdes, İlya ve pek çok evliya isimleri ile bilinen dünyanın en eski şehirlerinden  biri olan Kudüs.

Kudüs’ün kesin olarak kimlerin tarafından kurulduğu bilinmese de ancak Hz Nuh’un torunu Ham’ın oğlu Kenan’ın neslinden gelen Ken’anilerin kurduğu bir belde olduğu söylenmekte. İnanılmaz olaylar yaşanmış bu beldede. Üç kutsal dinin mensuplarının da burada inanılmaz mucizeler yaşadığı anlatılıyor.  Musevilerce kutsal bilinen Süleyman Mabedi’nin burada kurulduğu, yine aynı mekânda Hz Meryem’in Allah’a adanmış olarak hizmet etmesi, ve Hz İsa’yı yine bu topraklarda dünyaya getirmesi. Hristiyanlığın bu topraklarda yayılıp yine Hz İsa’nın burada çarmıha gerilmesi, bizim için en önemlisi Peygamber efendimizin Mirac’a çıktığı yer olarak muallak kayasının burada olması. Ve yine bizim için çok önemli olan bütün nebilerin birlikte namaz kıldığı Mescidi Aksa’nın aynı alanda yer alması. Yani Müslümanlar için ilk kıblenin burada bulunması. Allah aşığı Rabia Sultan’ın da türbesi burada.

 Nihayet çok uzun süren bir yolculuk sonunda hayalini kurduğum şehrin kapısından içeri giriyoruz.

İşte tamamen taştan kurulmuş, pek çok şairin, gezginin aşık olduğu şehrin aslanlı kapısı üzerindeki yazı dikkatimi çekiyor. “La İlahe İllallah, İbrahim Halilullah”.

İlk durağımız olan Moriya tepesindeyiz. Kur’an’da Tin suresi birinci ayetinde adı geçen Zeytin Dağı. “Vet tini Vez Zeytuni, Ve turi Sinie.” (İncire ve Zeytine and olsun ve Sina dağına and olsun.” Arapçada bu dağın adı Cebel-ez Zeytun. İbranice de Har Ha Zeitim. İngilizce de ise Mount of Olives. Bu tepe Kuran-ı Kerim’de geçtiği gibi İncil ve Tevrat da da geçiyormuş. Önceleri Bizansların, daha sonra İslam ordusunun şehri fethetmek için kamp kurduğu tepe burası. Şehir panoramik olarak en güzel buradan seyrediliyor. Kudüs şu an ayaklarımızın altında ve şehrin sembolü olan Kubbet-ül Sahra adeta davet edercesine gözümüzün önünde bizi beklemekte. Bir an önce içine girebilmek için sabırsızlansam da rehberimizin programı dahilinde hareket etmek zorundayız.

Zeytin dağının altında 150.000 kadar mezar bulunduğu söyleniyor. Şimdi bu şehir de zulüm, göz yaşı ve korku var. Her tarafta elinde makinalı tüfekler ile sizi karşılayan askerler gözetiminde geziyorsunuz şehri. Size hiçte güzel muamele yapmadıkları gibi silahlar üzerimize doğrultulmuş vaziyette her an tetikteyiz. En ufak bir hareketimiz de uyarılıyoruz. Bir zamanlar insanca, sevgiyle, güven ile yaşanan bu şehirde şimdilerde korkunç bir zulüm ve korku var. 

İşte şimdi karşımızda bütün şehrin hâkimi gibi duran Kubbet-ül Sahra.  Güneş ışığının parlattığı o altın kubbenin altında ise Peygamber (sav) Efendimizin miraca çıktığı o muallak kayası asırlarca sakladığı sırları ile duruyor.  

Aklımda bir sürü sorular. Neydi bu şehirdeki gizem? Neden Peygamber (sav) Efendimiz miraca çıkmak için Burak atına binip bu şehre gelmişti? Neden Hz Süleyman o muhteşem mabedini burada inşa etmişti? Neden Hz Yakup arşın melekleri ile bu şehirde görüşmüştü? Bir inanca göre burası yaradılışın başladığı yerdi. Hz İsa’nın burada dünyaya gelmesi, burada çarmıha gerilmesi ve daha bir çok sırlı olayların bu şehirde gerçekleşmesinin sebebi neydi? Bu şehir uğruna kanlı savaşların olduğu, Salahaddin Eyyubi’nin bu şehri İslam beldesi yapabilmek için canını ortaya koyması, Hz Yakup oğullarından Yehuda ve Bünyamin’in soyundan gelenlerin bu şehre gelip yerleşmeleri ve peygamberler ile ilgili pek çok sırlı olayın bu şehirde gerçekleşmesinin sebebi neydi?

Bu şehir Hz İbrahim’in Tevhid inancını ayakta tutanların şehri olmalıydı. Bu şehir ki bir zamanlar Hz İbrahim’in Hanif Dini’ni, vahiy inancını temsil eden bir şehirken şimdi neden bütün sokaklarından zulüm ve kan akmaktaydı.

 Arabamızdan inip, bundan sonra gezimize yayan olarak devam edeceğiz. Çünkü şehir tamamen taştan olup buraya araba girmiyor. Aslanlı kapıdan içeri girerek Mescid-i Aksa da akşam namazımıza yetişme telaşına düşüyoruz. Akşam ezanı okunmaya başladığında içimdeki o hüzün dağılıp yerini tarifsiz bir huzura bırakıyor. Burada ezan sesini duymak inanılmaz bir duygu bırakıyor insanın içinde. Ama sonrasında yine büyük bir hayal kırıklığı ile hüzne kapılıyoruz. Akşam namazı için mescidin içine giremiyoruz. Kapının önünde onlarca eli silahlı asker bizi sebepsiz yere geri çeviriyor. Caminin karşısında Kubbet-ül Sahra var. Namaz için oraya yöneliyoruz. Sekiz köşeli yapılan bu yapının altında Hacer-i Muallak yani boşluktaki taş yer alıyor. Cennetten çıktığına inanılan bu kayanın pek çok bilinen ve bilinmeyen efsanesi var.

Bu kaya Hz Davut’un Allah’a (cc) yalvardığı yermiş. Araplar buraya Allah’ın Kayası diyorlar. Museviler ise buraya Kuruluş Kayası diyorlar. Çünkü, Allah’ın kâinatı buradan yaratmaya başladığını söylüyorlar. Hristiyanlar ise Hz İsa’nın Adalet kürsüsünün burada kurulacağına inanıyorlar. İslam inancına göre Peygamber (sav) Efendimiz’in Miraç olayında göğe ref edildiği yer olması sebebi ile burası kutsal olarak biliniyor.

 Muallak Kaya’sının üzeri sekizgen kubbeli bir yapı ile kapatılmış. Camiden içeri girdiğiniz zaman o kayayı yukarıdan seyrediyorsunuz. 692 yılında Emevi halifesi Abdül Melik tarafından kapatılan bu yapı 1099 yılında Kudüs Haçlıların eline geçince kilise olarak kullanılmış. Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi kenti tekrar geri alınca burasını yeniden camiye çevirmiş.  Sekizgen bir cami olarak da kullanılan bu yapının 4 yöne bakan 4 kapısı var. Yapının göze çarpan işçiliklerinde renkli cam süslemeleri ve kubbe kasnağında İslami mozaik sanatı göze çarpıyor.  Hattat Mehmet Şefik Bey ise ibadethaneyi baştan başa Yasin Suresi hat yazısı ile taçlandırmış. Yapı daha sonraları Kanuni Sultan Süleyman Han ve Abdülhamit Han’ında yardımları ile yenilenmiş.

Kudüs’ün sembolü olan altın kubbenin çok enteresan bir yapılış hikayesi var. Halife Abdülmelik zamanında kuvvetli bir depremle hasar gören yapı esaslı bir tadilat görmüş. İslam ülkeleri ve Ürdün’ün maddi katkıları ile yapı yenilenmiş. Kubbesi baştan başa kurşunla kaplanmış. Tadilat bittiğinde ise gelen yardım paralarından geriye epeyce bir meblağ artmış. İnşaatta çalışan mimarlar artan bu parayı halifeye iade etmişler. Bundan çok memnun olan halife bu paranın üzerine yüz bin altın daha ilave ederek mimarlar geri ödeme ile ödüllendirmiş. Böylece para katlanarak artmış ve oldukça büyük bir meblağa ulaşmış. Bunun üzerine mimarlar bu para ile kubbenin tamamını altınla kaplamışlar. İşte her yerden görünen Kudüs’ün sembolü olan altın kubbenin hikayesi buymuş.

Hayalimdeki muallak taşı havada duran bir taş olarak hep şekillenmişti. Ama hiçte öyle hayal ettiğim gibi değilmiş. Göğe doğru uzanan bu görkemli kayanın altına 11 basamaklık bir merdiven le iniyorsunuz ve burası o kayanın içinde bir mağarayı barındırıyor. Buraya Ruhlar Mağarası deniyor. Peygamber Efendimiz (sav) miraç gecesi önce bu mağaraya inmiş.  Burada Hz İbrahim, Hz Musa ve Hz Zekeriya Peygamber ile görüşüp hep birlikte namaz kılmışlar. Burada bulunan Hz İbrahim’in mihrabı yeryüzündeki mihrapların en eskisiymiş. Aynı zamanda burası Hz İdris Peygamberin ibadet yeriymiş.

Bir kayanın insanı bu kadar etkilemesi ve heyecan vermesi inanılır gibi değil. Şimdi o görkemli kayanın önündeyim. Ve bu kayanın üzerine Peygamber (sav) Efendimiz’in ayak bastığını düşünmek insanı bir kat daha büyülüyor. Aralıksız duyduğumuz bu bilgiler neticesinde bu şehre olan muhabbetim bir kat daha artıyor.

Abdülaziz Han zamanında şehrin sahipleri olan Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler ve Filistin Yahudileri Osmanlıyı çok sevmiş ve onlara çok muhabbet beslemiş.  Çünkü şehirde çok büyük bir huzur barış ve sevgi varmış. Şehrin sahipleri büyük bir dostluk içinde yaşamışlar. Şimdi ise her tarafta eli silahlı askerlerin verdiği korku, yerini göz yaşlarına bırakmış.

Bu gece Mescidi Aksaya giremeden otelimize yerleşiyoruz. Otelimiz Jures Selam da bu gece bir düğün var. Ama içeri girmek istediğimiz de bayan olduğumuz için bizi içeri almıyorlar. Çünkü Musevilerde harem selam olayı çok üst boyutta yaşanmakta. Gecenin ayazında otelimizden çıkıp hemen Mescidi Aksanın duvarına bitişik olan Ağlama Duvarı’na gidiyoruz. Burada da aynı şeyle karşılaşıyoruz. Harem selam olayı. Ağlama duvarı bir paravanla bölünmüş. Bayanlar bir tarafta erkekler bir tarafta ağlamakta. Bayanlar tarafında bizde öyle bir ağlıyoruz ki kimse neden ağladığımızı bilmiyor. Zavallı şehrin zulmüne ağlıyoruz, bir zamanlar Osmanlının, İslam’ın hüküm sürdüğü bu şehirde şimdi kardeşliğin dostluğun nasıl düşmanlığa dönüştüğüne ağlıyoruz. Mescidi Aksa’nın yıkılması için temellerinin nasıl kazıldığına ağlıyoruz.  Ağlıyoruz çünkü kutsalımız olan Mescidi Aksa’ya girebilmek için yaşadığımız zulme ağlıyoruz.  

Bu ağlama duvarı Süleyman Mabedi’nin ayakta kalan tek duvarı. Şimdilerde Süleyman Mabedi’nin tamamını ortaya çıkarmak için her yerin temellerini kazıyorlar. Bunun içinde Mescidi Aksa ve Kubbet-ül Sahra da var. Mescidi Aksa’nın yıkılması ile ancak Süleyman mabedinin gerçek ölçülerinin ortaya çıkabilmesi mümkünmüş. Bunun için yerin altında hummalı bir çalışma var. Yerin elli metre kadar altına inmişler. Kazdıkları yerler cam ile kapatılıp ışık ile aydınlatılmış. Oradan derinliği görebiliyorsunuz.  Musevilerin ağlama duvarı dedikleri bu duvar Müslümanlar için Burak duvarı. Peygamber (sav) efendimiz Mekke’den bineği olan Burak atına binip buraya gelince atını bu duvara bağlamış.  Yahudiler Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etme uğruna burada intikam yemini etmişler ve gerçekten hıçkırıklar ile ağlıyorlar. Duvarın önündeki alanı açabilmek için buradaki pek çok Müslüman evleri yıkılmış. Oysa ki Osmanlı, Yahudileri himaye edip, aynı zamanda ağlama duvarını da tamir edip onu yıkılmaktan kurtarmıştı.

Şu an Yahudilerin tek hedefi Süleyman Mabedini eski ölçülerinde yeniden ortaya çıkarmak. Bunun için Kubbet-ül Sahra’nın ve Mescidi Aksa’nın yıkılması gerekiyor. Bu sebeple Mescidi Aksa’nın temellerine doğru bir yıkım var. Oysaki bu meydan İslam alemi için Haremi Şerif kabul ediliyor.

Şimdi gecenin ilerleyen saatlerinde otelimize dönüp yarın sabah namazımızı Mescidi Aksa’da kılmanın hayalini kuruyoruz. Sabahın seherine kadar gözümüze uyku girmiyor. Sabah daha gün ağarmadan Mescidi Aksa’nın yolunu tutuyoruz. Bu sessizlikte bir ezan sesi var ki bütün Kudüs’ün semalarını titretiyor.  Burada duyulan ezan sesi insana çok farklı duygular veriyor. Caminin kapısına geldiğimizde askerler tarafından üzerimiz aranarak içeri giriyoruz.

 Burası Mescidi Aksa!  Yani Mekke’ye uzak anlamında ki mabet. Yeryüzündeki kutsal üç mescitten üçüncüsü. İslam Dini’nin ilk kıblesi… Şimdi o anlatılmaz, ancak yaşanan duygunun esiriyim. Yaşadığım huşu biraz sonra yerini hayal kırıklığına bırakacak.  Çünkü bu caminin içinin Mescid-i Nebevi gibi tıklım tıklım dolu olacağı düşüncesine kapılıp gelmiştim. Ama caminin içinde ön sıralarda sadece tek bir saf ve de en arka sırada bizden başka hiç kimse yok zulüm altında yapılan ibadetin kıymetinin çok daha fazla olduğu bilinir. İbadetin en kıymetlisi ibadetin yasak olduğu yerde yapılanıdır denir.  

Burada ibadet etmenin semanın birinci katında ibadet etmeğe eş değer olduğu söyleniyor. Burada yapılan ibadete bin kat sevap verildiği de söyleniyor. Mescidin 15 kapısı varmış. Ortadaki tunçtan yapılmış altın kaplı kapı giriş kapısı. İbadethane 280 mermer sütun üzerine oturtulmuş. Haçlılar mescidi talan edip tepesine haç dikip içine heykeller koyarak burasını kiliseye çevirmişler. Salahaddin Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü haçlıların ellerinden kurtarınca mescidi gül suları ile yıkayıp burayı tekrar camiye çevirmiş.  Ve içine yeni bir mihrap yaptırmış.  

Peygamber (sav) Efendimiz yeryüzünde yapılan ilk mescidin Mescidi Haram, daha sonrakinin ise Mescid-i Aksa olduğunu söylemiş. İkisinin arasındaki sürenin ise 40 yıl olduğundan bahsetmiş.

Bu kutsal şehir 12 metre yüksekliğindeki surlar ile çevrili olup dört mahalleye ayrılmış. Müslüman mahallesi, Yahudi mahallesi, Hristiyan mahallesi ve Ermeni mahallesi. Burada yaşayanlar kendi inançları ile burada senelerce iç içe huzur içinde yaşamışlar.

 Cuma günü Müslümanlar Cuma namazlarını kılarken, Hristiyanlar Ömeriye Medresesi’nden haç yürüyüşüne başlıyorlar. Ezan sesi çan sesi ve şabat kutlamaları birbirine karışıyor.

Yani burası vahye dayalı tüm semavi dinlerin Peygamberi olarak kutsal saydıkları Hz İbrahim’in şehri. Çünkü o üç kutsal kitapta da Allah’a teslim olmuş Hanif dinin temsilcisi bir Peygamber olarak geçiyor.  

Ali İmran 67- “Hz İbrahim Yahudi veya Nasrani olmadı. Fakat o Hanif bir Müslümandı.

Bugün günlerden Cuma. Ve biz bayanlar Cuma namazımızı Mescid-i Aksa’da kılamıyoruz. Bayanlar mescidin tam karşısındaki Kubbet-ül Sahra’da namaz kılabiliyorlar. Burada namaz kılmak çok farklı bir duygu.  O Muallak kayasının altında ki mağarada sadece birkaç bayan ile kıldığımız namazın tadını anlatmak mümkün değil. Muallak kayasının her semavi din için farklı özellikleri var.

 Peygamber (sav) efendimiz bu kayanın yanına geldiğinde ona selam verir. Kaya da onun selamına karşılık verdiğinde kayanın bir kısmı ağız gibi uzar. Ve Peygamber (sav) Efendimiz kayanın altına geldiğinde başı kayaya değer, o sırada kaya Peygamber (sav)efendimizin başına değmemek için kendini yukarı çeker.

Bu kayanın altında diğer peygamberler ile namaz kıldıktan sonra onu alıp gökyüzünde Rabbinin huzuruna çıkaracak olan bineği ref ref gelir.  Peygamber (sav) Efendimiz Ref Ref için “İlyas’ın ateş arabasına benziyordu” diye anlatır. Kayanın üzerine çıktığında kayada onuna birlikte yükselmeğe başlar, o sırada Cebrail as elini kayanın üzerine koyarak onu durdurur.  Bütün bu anlatılanları orada gözleriniz ile görerek şahit olmanız ve sizde anlatılamaz bir iman artışı yapıyor.   

Namazımız bittikten sonra şehrin gezilecek çok önemli yerlerini görmek üzere yola çıkıyoruz. İlk gideceğimiz yer. Hz Meryem’in Davut Dağı’ndaki doğduğu kilise.

O zamanlar bu şehirde yaşayan bir Peygamber vardı, adı Zekeriya. Kilisedeki din adamları ile hep ters düşen Hz Zekeriya, doğan bu kız çocuğunu himayesine alıp onu yetiştirecekti.  Ona inanan Zekeriya Peygamberin imtihanı da çok ağır olacaktı.

 Zekeriya Peygamber kavmine bir Mesih geleceğini müjdelemişti. Ama o zamanlar oralara hâkim olan Roma İmparatorluğu yaygın bir din olan putperestliği benimsemişti.  Hz Zekeriya’nın yetiştirdiği Meryem babası olmayan İsa’yı dünyaya getirmesi ile büyük bir imtihana sebep olur. İşte şimdi Hz Meryem’in doğduğu yere yapılan kilisenin içindeyiz.  Kilisenin içi İsa’nın doğumunu anlatan ikonlar ile dolu.

Bundan sonraki ziyaretimiz Beyt-ül Lahim bölgesinde bulunan Hz İsa’nın doğduğu mağaranın bulunduğu Milletler Kilisesi. Çok küçük kapısından eğilerek girdiğimiz bu kilisenin içi oldukça ihtişamlı. Daha önceden bu kilisenin kapısı çok yüksek ve ihtişamlıymış ama buraya gelenler içeri atları ile girdikleri için Osmanlı adabı bunu hoş görmeyerek kapıyı oldukça küçültmüş.  

Hz İsa’nın doğduğu mağara kilisenin içine alınmış ve çok dar bir koridordan tek kişi olarak içeri girebiliyorsunuz. Ama öylesine bir ziyaretçi kuyruğu var ki, saatlerce beklesek dahi sıranın gelmesi imkânsız. Oradaki hahama gidip gazeteci olduğumuzu ve sadece birkaç kare fotoğraf alacağımızı söyleyerek çıkış kapısından içeri giriyoruz. Sadece yerde bir mührün olduğu bu yer işte Hz İsa’nın tam da doğduğu yer.

 Bu günümüzü tamamen şehirde gezilecek yerlere ayırdık. Bunların içinde Hz İsa’nın çarmıha gerilip yürüdüğü o uzun yol ve çarmıha gerildiği yer var. Bu şehir başka bir şey. İçinde inanılmaz bir tarih, inanılmaz mucizeler, pek çok peygamber hayatları ve Osmanlı’nın İslami izleri var. Sadece yürüyerek yayan dolaştığımız bu şehir bizi hem fiziken hem de manen oldukça çok yordu.

Yarın bizim için çok önemli bir gün. Çünkü programda Filistin de Halil-ül Rahman şehrine gideceğiz. Orada Filistin’in İsrail askerleri ile yaşadıkları zulmü, şehri çeviren utanç duvarını ve şehrin yoksulluğuna şahit olacağız.  Hz İbrahim makamı, Hz Yahya’nın kabri ve pek çok peygamberin makamlarını ziyaret edeceğiz.

Şimdi çok büyük bir heyecanla gittiğim bu şehir beni inanılmaz bir hüzün ile uğurluyor. Her yerde acı korku ve hüzün bunun yanın da ümitsizlik vardı. Yüreğim buruk ayrıldığım Filistin’den son olarak Filistinli çocukların bize söyledikleri şarkı ile uğurlanıyoruz.

İçine dünyaları sığdıracak bir kelime olan sevgi varken bu nefret kin ve intikam niye. Hani din insanların iç ve dış dünyalarını intizama sokan bir düzendi. Bu savaşların din adına yapılması ne kadar garip. Ama savaş, insanların tabiatına göre ya gazap ya da rahmet oluyor. Din dediğimiz olgu Allah’ın insanlar için bir rahmeti olup bizlerin idrakine göre yaşanıyor. Her zalim yerini bir gün mutlaka bir mazluma bırakacaktır. Yaradan’ın üst planın gücü devreye girdiği zaman, birtakım olağanüstü haller tecelli etmeye başlayacaktır.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 48 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları