DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Aşk Bu Şems-i Tebrizî / Güzin Osmancık

“Işıksız canı ölü bil, ol ki aşıktır onu bulmak gerek.”

Her ikisi de ilahi aşkı arayan divanelerdi. Aşkın denizine daldılar, sırlar aleminde yüzdüler, Kudret denizinin sırlarını çözdüler. Hangisi aşık, hangisi maşuk hiç kimse bilemedi. Kim kimin girdabına kapıldı. Yoksa Mevlânâ’nın ışığınla mı güneş oldu Şems.

Kim kimin ışığına tutuldu, kim kimden ışık aldı, hiç kimse anlamadı bunu. Belki kendileri bile bilemedi.

Aslında iki kişi değildi onlar, tekti. “Eğer maksada bakacak olursak, ikilik kalmaz. İkilik teferruattır. Esas olan birdir”

İran da ilk durağımız Tebriz. Tebriz de ilk ziyaret yerimiz Şems Tebriz-i hazretlerinin kabri olarak belirlenmişti. Kabri dedikleri zaman oldukça şaşkınım. Çünkü Şems Tebriz-i kabrini Konya da Alââddin Tepesinin doğusunda ki bir parkın içinde ki Şems-i Tebriz-i Caminin de defalarca ziyaret etmiştim.  Hatta bu konuda öyle hikayeler, efsaneler dinlemiştim ki böyle bir şey olabilir mi diye düşünmeden de edemedim. Mevlânâ Hz kabri altında bir dehliz olup orada iki aşığın buluştuğu konusunda pek çok hikayeler dinledim.  Ama Tebriz halkı kesinlikle Şems Hazretlerinin burada olduğu konusunda ısrardalar.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin gönlündedir”( Hz Mevlânâ)

Yürüyerek geldiğimiz kabrin etrafı kapatılmış olup uzun uğraşlar sonunda görevliyi bulup kilidi açtırıyoruz. Mekâna girdiğim anda gördüğüm manzara karşısında oldukça şaşkınım. Konya da ki gibi şaşaalı bir türbe beklerken sadece yerde üzerinde taşı dahi olmayan bir kabir ile karşılaşıyorum. Girişte oldukça büyük Hz. Şems’in topraktan yapılmış mührü ve arkasında kule şeklimde makamı var. Kuleye 40 merdivenle çıkılıyor. Ve toprak kulenin üzeri koyun boynuzları ile süslenmiş. Bu topraklarda yaşayan Akkoyunlular ve Karakoyunlular devletinin izlerine İran da çok sıkça rastlıyoruz. 

Nedense öne çıkan, anlatılan hep Mevlânâ hazretleri olmuştur. Benim ise ilgimi hep ona ışık veren Şems-i Tebriz-i çekmiştir. Yıllardır Aşkı araması ve bu aşk için başını vermeğe bile razı olan Mevlana’nın güneşi Şems.

“Amaç ağaç dikmek değil meyve almaktır”. Şems tohum atılan ağaçsa, meyvesi Mevlânâ’dır. Ağaç bütün gücünü meyvesini olgunlaştırmak için harcar der Mevlana.

Şems-i Tebriz-i Hz anlatmak veya anlamak elbette bizim idrak sınırlarımızın çok üzerindedir. Onu en güzel Hz Mevlana’nın dilinden anlayabiliriz.

Onların ilk karşılaşmaları Şekerciler Hanının önünde olmuştu.  Bu hanın adı Mevlevi dilinde Merec-el Bahreyn (iki denizin kavuşması) olarak bilinir. Onlarda iki denizin kavuşması gibi kavuşurlar birbirlerine.

Mevlânâ Hz. gezginci derviş Şems’i görünce, duygularını şöyle ifade eder.

 “Ölüydüm dirildim, ağlayıştım gülüş oldum. Aşk devleti geldi, durup duran, geçip gitmeyen devlet kesildim.”

Şems de susayan bir yolcunun suyu aradığı gibi aramıştı onu. “Bu dünyadaki susamış insanlar nasıl suyu ararsa, su da dünyadaki susamışları arar.”  Mevlânâ Hz Şemse şöyle dedi. “Ben ülkenin zahidiyim, minber sahibiyim. Gönül kazası ile el çırpan bir aşık haline getirdin beni.”

Şems Hz ona şöyle cevap verdi. “Sen batın aleminde ilerisin, ama şunu bil ki ben batının da batınıyım. Sırların sırrıyım, nurların nuruyum. Aşk bile benim yolumda perdedir”

Şems, Mevlânâ Hazretlerinin yazdığı bütün kitapları havuza atıp sonra onları kupkuru çıkarınca o zaman onun hikmetini anladı Mevlana.” Anladım ki sen batının da batınısın. Beni de batından öteye geçir, sırlar denizinde yüzdür, güneşim ol, ışığınla ısıt, aydınlat beni”.

Hz Yusuf ile Züleyha yaşamış mıydı böyle bir aşkı. Öylesine berrak, öylesine saf ve öylesine ilahiydi ki aşkları. Anlamak çok imkansızdı onları.

 “Böyle bir aşk dünyaya hiç gelmedi, bundan sonrada hiç gelmeyecek “diye söyledi Mevlânâ Hz

 Avam çok farklı anladı bu aşkı, aşıklar ise bu iki aşığın aşkını kıskanıp aşkı arar oldular.

 Kim aşıktı, kim maşuk hiç bilinmedi. Kimine göre Şems mürşitti, kimine göre Şems mürit.

 Aşk bu ya. Ortada ne makam ne mevki ne seviye vardı. Çünkü ortada sadece aşk vardı. Ne aşık ne de maşuk vardı “Kimi aşık görürsen bil ki o maşuktur”.

Ona Aşk nedir diye sorduklarında,” Aşk, dileği isteği, yapıp yapmama arzusunu, iradeyi terk etmektir. Aşk Allah ile kul arasındaki peygamber gibidir”.

Aşk mı? “Ben ol da bil.”

Aşk, Allah’ın evidir, aşk, ilahi bir aynadır, aşk ötelerden gelmiş gibi bir gariptir. Aşkın bu fani alem ile hiçbir ilgisi yoktur. Aşk Allah’ın en büyük sırrıdır. Aşk sonsuz bir denizin sadece bir damlası ümit, geriye kalanın hepsi korkudur. Aşk, Allah’ın kudret elinde bulunan ilahi bir cevheridir. Allah onu ancak ehline lütfeder. Aşk da ne üstünlük vardır nede aşağılık. Aşk ilahi muhabbeti ile kendi kulunu kendi zatına çekmesidir. Diyerek verdi cevabını Mevlânâ.

Hz Mevlânâ divan-ı kebirinde, Aşk kelimesinin başındaki AYN harfi ibadet ve kulluğa, ŞIN harfi şükre, KAF harfi de kanaate işaret eder. Aşk kelimesi Farsçada “Eşgh” olarak okunur. Bir anlamda sarmaşık anlamına gelir. Veya İŞK şiddetli isteme olarak da bilinir.

– “Yeryüzünde aşk medresesi açıldığından beri sevenle sevilenin, aşık ile maşuğun farkı kadar zor bir mesele ortaya çıkmamıştır”der.

Aşıkların şeriatı da mezhebi de sadece Allah’tır

-Ben âşık olmayan birinin insanlığını da inkâr ederim.

Şems-i Tebriz-i ile Hz Mevlana’nın ilahi aşkının temeli Allah’a dayalıdır.

Ve Şems Tebriz-i der ki “Allah’ım beni ezelde yarattığın zaman, benim sana olan aşkım kemal derecesine ermiş idi. O zamanlar ne yer vardı, nede gök yüzü, ne güneş vardı nede yaratılmış bir kişi. Sen beni kendi aşkın için seçip, o aşk ile kemale erdirdiğin zaman hiçbir şey mevcut değildi. Ben daha alemler yaratılmadan yerle gök mevcut değilken senin nedimin dostun, en büyük aşığın idim. Ben ne topraktan yaratıldım ne de sudan, benim bu dünya ile hiçbir ilişkim yok. Biz kadim olan evveli düşünülemeyen bir zamandan beri aşka düşen kişileriz.”

Çünkü aşkın ilk oluşumu ezelde Kalu bela da “Elestü Bi Rabbiküm nidası ile başlamıştı.

Aşkın zahiri ve batıni çok farklıdır. Aslında ne aşık vardır nede maşuk. Ne şeyh vardır nede mürit.

Dağların taşların bile görür gözleri işitir kulakları vardır. Dağlar taşlar hal dili ile eşyanın hakikatini anlatır. Dünyevi akıl, fikir, şuur, kelam ve düşüncenin ötesinde bir muhabbettir aşk.

Şems hakkında çok derin bilgiler olmasa da onun Konya’ya gelip Mevlânâ Hazretlerine aşkın sırrını vermesi ile biliriz biz onu. Sonrada sessizce gidip hayatından çıkmıştır. Gidişi hakkında da pek çok sonlar anlatılır. Yedi kişi tarafından katledildiği veya cesedinin hiçbir zaman bulunamaması sebebi ile ölüm hakkında gerçeğin bilinmediği gibi.

Şems Hz. Azeri Türklerinden olup asıl ismi Muhammed’dir. 1244 yılında Konya’ya gelip, burada 1.5 yıl kaldıktan sonra Konya halkının baskıları sebebi ile sessizce Şama gitmiştir. Bu gidiş Mevlânâ Hz çok zor gelir. Sonra Mevlânâ Hz oğlu Velid tarafından ikna edilip tekrar Konya’ya geri döner.

Kâinatta her şey döner. Nötrinolar, elektronlar, atomlar, gezegenler, yıldızlar, ay ve güneş. Hem kendi etrafında hem bir çekirdek etrafında.  O zaman insan niye dönmesin diye düşünür Mevlânâ Hz. Ve Şekerciler Hanı önünde açılır bütün kâinat perdeleri, o da dönmeye başlar.

Şimdi Tebriz’de onun makamı başında bu aşkı bir ihsan olarak gönderen Yaradan’ımızı düşünüyoruz. Dualar ediyoruz. Dualar aşkı yaratanın sahibine arz ediliyor. Ve bizde bu aşktan bir nebze olsun nasiplenmeyi diliyoruz. Çünkü, Aşk temizdir, sadece temizler.

 Aşık ve maşuk birbirine aynadır. Aşk, aşığın maşuğun da kendisini seyretmesidir.

Aslında Aşkta her iki kişi de birbirinin ödülüdür.

Artık onlar iki değil tektir. “İnsan gözdür, görüştür. Gerisi ettir. İnsanın değeri neyi görüyorsa o kadardır. Ebedi hayatın sırrı aşktır, ölümsüzlük sırrı aşk da gizlidir.”

“Aşık ol ki ölmeyesin!”

Bu yazıyı paylaş:

4 thoughts on “Aşk Bu Şems-i Tebrizî / Güzin Osmancık

  1. Bu güne kadar yazdığınız en güzel yazı
    Defalarca okudum.Ama tekrar okuma arzum hiç bitmedi.Hep bir defa daha okuma arzusunu daima hissettim.Nedeni her okuyuşumda Mevlana ve Şemsin birbirlerinde gördükleri aşk ama avamın anlamadığı ilahi aşk.Onlar ilahi aşk denizinde birlikte yüzen iki hak aşığı idi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 27 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları