DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Bir Şehir, Bir Medeniyet ve Bir Sultan Alâeddin Keykubat / Güzin Osmancık

Konya’yı gönül sultanlarının yetişeceği iklime hazırlayan Sultan ALÂEDDİN KEYKUBAT
Şimdi sultanlar şehri, Selçuklunun başkenti Konya’dayız. Bu şehir her zaman bana Konya’nın altın çağını yaşatan Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ı hatırlatır. Bir medeniyetin zirvesi olan şehir ve Sultan Keykubat. Selçuklunun temelleri üzerine kurduğu o muhteşem medeniyet, yaklaşık atmış yıl sonra bir İmparatorluğu, Osmanlıyı inşa edecektir. Osmanlı bu muhteşem medeniyetin temelleri üzerine kurulacaktır. Her şehrin bir kalbi vardır. Kimi denize bakar, kimi dağlara yaslanır, kimi de geniş ovalara yayılır. İşte öyle bir şehir Konya, kalbi ise asırlardır aynı yerde atıyor: Alaeddin Tepesi’nde… Bu tepeye çıkarken yalnızca birkaç basamağı değil, yüzyılları da geride bırakıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum.

Konya’nın üzerinde yükselen bu tepe, yalnızca şehre hâkim bir nokta değil, aynı zamanda bir
medeniyetin saklı hazinesidir. Selçuklunun izleri, taşların arasına sinmiş dualar ve nice gönül erinin sessiz ayak sesleri hâlâ burada yankılanır. Bu sessizliğin içinde zihnim beni sadece bu isme götürüyor, Alaeddin Keykubat… Bazı insanlar yaşadıkları çağa damga vurur, bazıları ise çağların ötesine geçer. Alaeddin Keykubad da çağlar ötesi biridir. Adını yalnızca fetihlerle değil, gönüllerde kurduğu medeniyetle yaşatmıştır. Onun devri, tarihçilerin “Anadolu Selçuklu Devleti’nin altın çağı” diye anlattığı bir dönemdir. Alaeddin Keykubat sadece bir
Sultan değildi. Anadolu’yu vatan, Konya’yı ise bir medeniyet merkezi haline getiren büyük bir
iradenin temsilcisiydi. Onun inşa ettiği bu medeniyet, eşsiz sanat, ilim ve asırlar sonra bir
Cihan imparatorluğunun habercisiydi. O sadece toprağa tohumunu ekmişti. Daha sonra o tohum ulu bir çınara dönüşecekti.

Bir devlet sadece kılıçla kurulmazdı. Önce bu fikir hayal edilir, daha sonra gönüllerde filizlenir
ve sonra temelleri atılırdı. Alaeddin Keykubat bunu bilen sultanlardan biriydi. Konya’nın
surları Allah lafzıyla örülürken ariflerde gönül surlarını örüyorlardı. Bir tarafta saraylar diğer
tarafta dergahlar gelecek gönül sultanına hazırlık yapıyordu. Çünkü medeniyetin temel taşı
kalplerdi. Bu şehir gönül erlerine hazırlık yapıyordu. Sadreddin Konevi’nin hikmeti Hz Muhammed Celaleddin’in (Mevlana) Şemse duyduğu aşkı ve nice gönül erlerinin meyveleri bu şehri ihya edecekti. “Çünkü bir kalbe Şems düşmedikçe kimse Mevlâna olamazdı”.

Osmanlının asırlarca ayakta kalan ruhu, bu irfan ikliminden beslenecekti. Şimdi Konya da Alaeddin Tepesine doğru yürüyor, Selçukluya ait yapıları seyrediyor ve gördüğüm her şeyi resimliyorum. Ama kaleme alacağım bu yazıma Sultanı türbesini ziyaret etmeden de başlayamazdım.

Konya’nın Kalbine Yolculuk:

Gönüller Sultanı Alaeddin Tepesi denilen bu yerde yatıyor. Sultan yanındaki dava arkadaşları
ile bu mütevazi türbede yatıyor. Türbe ziyareti ile devam ediyoruz yolculuğumuza. Daha
eşiğine varmadan kalbimde bir edep hâli doğuyor. İnsan bazen konuşmanın gereksiz
olduğunu anlar. Çünkü bazı mekânlar kelimelerle değil, gönülle ziyaret edilir. Türbenin

içindeki o derin sükûnet, bana yılların ötesinden gelen bir hikmeti fısıldıyor. Burada yalnızca
bir sultanın kabri yok, bir medeniyetin ruhu, adaleti, vakarı ve Allah’a duyulan bağlılığı vardı.
Başımı eğip dua ederken zaman durmuş gibiydi. Dünya yine dönüyordu belki ama benim
içimde her şey susmuştu. Kalbim, uzun zamandır aradığı bir dinginliğe kavuşmuş gibiydi.
Çünkü bazı ziyaretler insana aslında neye sahip olduğunu hatırlatır. Bazı mekanlar vardır
ayakla değil, gönülle ziyaret edilir.

Olabildiğince sade ve insana huzur veren bir mimari zekasıyla dizayn edilmiş bir türbe burası.
Üzerinde ayetler yazan seramik sandukalar altında yatan Allaha teslim olmuş, ömrünü
devletinin bekasına adamış bir sultan yatıyor türbede. Sessizce dualarımızı yapıp, geçmişin
izleri ile baş başa kalıyoruz. Bu tür ziyaretler insana sahip olduğu ama unuttuğu bazı
hakikatleri hatırlatır. Seni kalbinle baş başa bırakır. Eğer yolunu kaybedersen kalbine bak o
sana doğru yolu gösterir gibi bir duygu verir insana. Sanki yıllar önce dünyadan göçmüş bir
sultanın huzurunda değil, Rabbine kulluğu ilk sırada tutan bir gönül ile baş başayım gibi.
Sonra dualarımızı yapıp camiye geçiyoruz. İkindi ezanı ile namazımızı eda ederken caminin
maneviyatı bizi adeta büyülüyor. Bu kadar sadelik bu kadar maneviyat hissi verir mi insana
diye düşünmeden edemiyorum. Selçuklu mimarisinin bu abartısız sadeliği Orta Asya İslam
mimarisinin özelliklerini taşıyor. Özellikle muhteşem taç kapılar, medreseler, kervansaraylar
camiler, geometrik sekizgen taş işçiliği Selçuklunun en büyük özelliğidir.

Bu şehre ruh veren bu büyük sultan kimdir? Nereden gelmiştir ve neden Konya’yı seçmiştir.
119o yılında doğduğunu yazılıyor belgeler. Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Ezirmik
köyünde Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Gıyaseddin Keyhüsrev ve annesi Gürcü Hatunun
(Tamara) oğlu olup hep Selçuklu saraylarında manevi eğitimle yetiştirilmiş. Savaş eğitimin
yanında edebiyat, devlet yönetimi, din ve sanat dallarında da eğitim almış. Babasının
ölümünden sonra tahta geçmesi beklenirken ağabeyi İzzeddin Keykavus tahta geçmiş. Taht
mücadelesi sebebi ile bir süreliğine Ankara kalesinde gözetim altında tutulmuş. Daha sonra
ağabeyinin vefatının ardından Konya da tahta çıkmış. Ankara’dan Konya ya geldiğinde
Selçuklunun başkentine sultan olarak atanmış. Güçlü bir sultan olmasının yanında ilim, sanat
ve tasavvuf ilmini ön planda tutmuş. Onun için devlet idaresinde ticaret de çok önemliydi.
Onu bu kadar büyük Sultan yapan özellikleri nedir diye sorarsanız Konya’yı güçlü bir başkent
yapmasının yanı sıra bir ilim merkezi yapmasıdır deriz. Alaeddin Tepesinde yaptırdığı büyük
saray ile dış ülkelerden gelen devlet büyüklerini burada ağırlaması, şehrin surlarını
genişletmesi medreseler ve imar faaliyetleri ile ilim hayatını desteklemesini sayabiliriz.
Onun devlet idaresini tasavvuf ile bir planda tutarak yaptığı dönem “Altın Çağ” olarak anılır.
O aynı zamanda “Konya’yı gönül Sultanlarının yetişeceği iklime hazırlayan bir Sultandır”
diyebiliriz. Bu sebeple Konya Sultanların şehri, Medeniyetin kalbidir. Alaeddin Keykubat ise
Konya’nın efsane Sultanı, altın mührüdür. O sadece Konya’nın değil, Anadolu’yu taçlandıran
sultandır. Sahip olduğu topraklara çok sık olmak üzere kervansaraylar yaptırmış. Zamanın
alimlerini ve mutasavvıflarını Konya ya davet ederek bu şehri bir ilim merkezi yapmış.

Bunların başında Mevlâna ve babası gibi ilim sahibi kişileri Konya’ya davet etmiş. Bugün turist
akınına uğrayan HZ Mevlâna külliyesi ile şehri taçlandırmıştır. Kısacası, Alaeddin Keykubad’ı
yalnızca “kılıcı iyi kullanan bir savaşçı” olarak tanımlamak eksik olur. O hem cengâver hem de
devlet aklı güçlü bir sultandı. Cesaretini ihtiyatla, savaşçılığını ise stratejiyle birleştirmiştir.
Bu nedenle birçok tarihçi onu Anadolu Selçuklu Devleti’nin en büyük hükümdarı olarak
değerlendirir.

Sanki zaman usulca çekiliyor, geçmiş bugünün içine karışıyordu. Ama ben buna sadece bir altın çağ demek istemiyorum. Çünkü onun bıraktığı miras, altından çok daha kıymetliydi. O,
ilmi devletin temeliyle harmanlamış, medreseler yaptırmış, âlimleri koruyup kollamış, ilim
meclislerini desteklemiştir. Bu sayede Tasavvufun Anadolu’da kök salmasına zemin
hazırlamıştır. Belki de bu yüzden Konya, yalnızca taşlarla örülmüş bir şehir olmaktan çıkıp,
gönüllerin yeşerdiği bir iklim hâline gelmiş. Düşündüm de Mevlânâ’nın, Sadreddin Konevînin,
nice gönül sultanlarının nefes aldığı bu şehir, belki de çok önceden hazırlanmış bir bahçeydi.
O bahçeyi sulayan sultanlardan biri de Alaeddin Keykubad’dı.

Konya ya geldiğinde sadece bir sultan olarak tahta oturmamış, Selçuklu devletinin bekası için
sınırlarını genişletmek, ticareti geliştirmek, devleti sınırları içinde güvenli bir hale getirmek
üzere bir görev yüklenmiş. Savaş alanlarında güçlü olduğu kadar diplomasi alanlarında da
güçlü bir sultanmış. Onu kişilik olarak ele alırsak, oldukça zeki, stratejik, güçlü, gururlu ve
otoriter biri olarak anlatabiliriz. Sanata ve özellikle mimariye verdiği değer bıraktığı
eserlerden kendi kişiliğini gösteriyor. Saraylar, kervansaraylar, kaleler, camiler, medreseler
onun döneminin zenginliğini ve ihtişamını yaşatıyor. Her ne kadar sert olarak gözükse de özel
hayatında duygusal ve romantik olduğunu yaşantısından anlayabiliyoruz.

Onun hayatında aşka yer var mıdır diye sorarsak o halkına ve devletine duyduğu aşk ile
hatırlanır. Ama yine de Alanya’nın fethinde, Alanya surlarında gördüğü sadece Kalonorosun
kayalıkları mıdır? O gün surlarda gördüğü Eyyubi hanedanının prensesi Mahperi Hatun
(Huand)dan başkası değildi. Onunla yaptığı evlilik her ne kadar devletler arası ilişkileri
güçlendirmeye yönelik olduğu söylense de büyük bir aşkın kaçınılmazlığı gözler önüne
seriyor. Belgeler Mahperi Hatunun Alaeddin Keykubat’ın hayatındaki en önemli kadınlardan
biri olduğunu yazıyor. Alanya’nın fethi sırasında yapılan bir anlaşma sonrasında gerçekleşen
bu evliliğin siyasi bir yönünü de akla getiriyor. Mahperi Hatun bu evlilikten bir erkek çocuk
dünyaya getirir. II. Gıyasettin Keyhusrev daha sonra hükümdarlık tahtına oturacak olan sultan
odur. 1227 yılında Eyyubi hükümdarı el-Melikül-Adilin kızı Melike Adile ile yaptığı evlilik ise
Eyyubiler ile yapılan bir ittifak olarak bilinse de sırtında koca bir devletin yükünü taşıyan
sultanın aşık olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu iki kadın arasında sonradan çocukları
arasında ciddi bir mücadele başlamış. Her ne kadar Melike Adile’nin oğlu İzzeddin Kılıç
Arslan varis olarak gösterilse de sultanın ölümünden sonra tahta Mahperinin oğlu
II.Gıyaseddin Keyhüsrev geçmiş. Sultanı her ne kadar savaşları, fetihleri ile anlatsak bile
neticede onun insan ve aşık bir erkek olarak aşkları bir roman bile olabilir. Yassıçemen
Savaşı’nda (1230) Celâleddin Harzemşah’a karşı kazandığı zafer, onun askerî dehasının en

önemli örneklerinden biri kabul edilir. Bu zaferle Anadolu Selçuklu Devleti’nin doğudaki
otoritesini güçlendirmiştir. Askerî başarılarını sadece meydan savaşlarına değil; lojistik,
istihbarat, donanma ve kale inşasına da borçludur. Alanya’nın fethi, tersanelerin kurulması ve
Akdeniz’de deniz gücünün geliştirilmesi bunun göstergeleridir. Konya, bana göre yalnızca
sultanların şehri değildir; medeniyetin atan kalbidir. Alaeddin Keykubad ise bu kalbin altın
mührüdür. O sadece Konya’yı değil, bütün Anadolu’yu ilimle, adaletle ve sanatla taçlandıran
büyük bir hükümdardır. Fakat onu büyük yapan yalnızca inşa ettiği eserler değildir.
Gerektiğinde ordusunun en önünde yürüyen bir cengâver olmasıdır. Savaş onun için yıkmak
anlamına gelmiyordu. Yeni ülkeler kurmak, medeniyeti taşımak, hikmeti yaymak, cesaretiyle,
kılıcıyla büyük bir medeniyetin mimarı olmasıdır.

Alâeddin Tepesi ve türbesi benim için sadece tarihî bir mekân olmadı. Orada, taşların arasına
sinmiş asırları değil; bu asırların içinde kendi kalbimin sesini dinledim. Ve ayrılırken yanıma
sadece çektiğim resimleri değil, tarif edemediğim bir huzuru da aldım.

Türbeden ayrılırken birkaç kez dönüp geriye baktım. Ayrılmak istemeyen bir yanım vardı.
Sanki orası bana, “Hayatın karmaşasında yolunu kaybedersen, yeniden geçmişe dön, bak”
der gibiydi.

Bazen insan bir yere gitmez; sanki bir yer onu yıllardır bekliyor gibidir. Bu tepe bana tam da
bunu hissettirdi. Attığım her adımda tarihin ayak seslerini hissettim.

Tepeden şehri seyrederken içimde ne telaş kaldı ne de dünyanın bitmek bilmeyen
gürültüsü… Sadece huzur vardı. Belki de gerçek yolculuklar gidilen şehirlere değil, insanın
kendi içinde yapılan yolculuktur.

Konya da bir günün ardından


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir