DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Büyük Sahra Çölü / Güzin Osmancık

“Kumların Kalbinde Berberi Zamanı”

Yolculuğumuz bir tarafta fantastik Atlas Dağları ve diğer tarafta uçsuz bucaksız çölleri seyrederek devam ediyor. Şimdiki rotamız Tinghir. Afrika’nın kuzeyinde yer alan uçsuz bucaksız bu çöl büyük sıcak çöllerden biri. Altın sarısı kumları ile Afrika kıtasının dörtte birini oluşturuyor. Sahra kelimesi bir anlamda da “çöl” veya “engin” anlamına geliyormuş. Uzun bir yolculuğun sonunda Todra vadisini geçerek nihayet otelimize ulaşıyoruz. Burası bir çöl oteli ama şimdiye kadar konakladığımız en güzel otel diyebilirim. Şimdi sırada Merzouga çölünde develer üstünde yapacağımız safari var.  Altın rengine bürünmüş sonsuz Sahra çölünde develer ile konvoy halinde ilerliyoruz. Bu sessiz ilerleyişte, sessizliğin sesine büyüleniyorum.

Sonsuz gibi görünen, rüzgârların izleri sildiği Sahra Çölünde develer üzerinde unutulmaz bir macera yaşıyoruz.
Burası Fas’ın güneyinde, güneşin etrafı yakıp kavurduğu, sadece develerin hüküm sürdüğü bir kum denizi. Ve bu sessizliğin içinde, yüzyıllardır var olan, bu toprakların sahibi Berberiler yaşıyor.
Kendilerine Amazigh de diyorlar.  Yani “özgür insanlar” Onlar çöllerin göçebe evlatlarıdır.
Kervanlarla geçilen yolların, yıldızlarla ölçülen zamanların yalnız çocukları.
Develerinin adımlarıyla yazılmış bir tarihin ayak izlerini taşıyan çölün göçebe evlatları. Parlak yıldızların oluşturduğu gökyüzü onların tavanları, altın sarısı kumlar ise mekanlarıdır. Üzerlerinde dolaştığınız çölün kadim bilgeliğini taşıyan bu insanlar ile duygusal bir bağ kuruyorsunuz.  Burada safari, sahranın kalbinden geçen o sessiz yolculuğun hem fiziksel hem de ruhsal bir parçasıdır. Berberiler, özgür göçebe insanlar ama hepsinin inanılmaz bir fotoğraf çekme yetisi var. Elinizden makinayı alıp size komut vererek fotoğrafınızı çekiyorlar ve çektikleri fotoğraflarda inanılmaz kareler yakalıyorlar. Bu işi o kadar profesyonelce yapıyorlar ki sonuca inanamıyorsunuz.  

Akşam gün batımında develerin üzerinde ufuk çizgisine doğru ilerliyoruz. Sanki onlar kum denizinin sessiz gemileri.

“Kumda Süzülen Gölgeler: Deve Safarisi

Çöl kumları, altın sarısı ve de incecik taneleri ile üzerinde çıplak ayakla gezmeğe doyamadığınız bir hoşluk. Deve safarisi sadece bir yolculuk değil, iç dünyanızda kumlara yazılan bir belge. Ve develerin üzerinde yaptığınız bu yolculuk aynı zamanda iç dünyanızın derinliğinde yüzmek gibi bir şey. Sanki ufuk çizgisine doğru ilerledikçe onun ötesinde bir ülkeye varacakmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Ve nihayet güneş usulca ufuk çizgisinden kaybolurken fantastik bir maceranın da sonuna geliyoruz.  Rüya aleminden çıkıp, modern hayata, otele dönme vaktimiz geliyor. Etrafta gökyüzünü aydınlatan yıldızların ışığından başka bir ışık yok. Böyle masalsı bir atmosferin içine düşmüşken geceyi de uyuyarak geçirmek istemiyoruz. Gece uzun ve Berberilerin çöl eğlenceleri başlıyor. Onlara has çalgı aletleri ile yaptıkları müziği dinleyip geceyi sonlandırıyoruz. Yarın yine uzun bir yolumuz ve yaşayacağımız Fas maceralarımız var.

ESSAOUİRA

Masalsı liman kenti

Bugün sabahın erken saatlerinde yine yollardayız. Yeni rotamız Essaouira. Burası Atlas Okyanusu kıyılarında ki bir Portekiz liman kenti. Fas’ın o otantik havasını hissettiğiniz bu kent, Suvayr olarak da biliniyor. Eski adı da Magador muş.  Anlamı “surlarla kaplı” olanmış. Burada MÖ VII yy da Fenikeliler yaşamış. 16 yy. Portekizliler şehri bir kale içine almışlar. Şehre kale kapısı Bab El Marsa dan giriyoruz.  Kapı Moulay Hassan meydanına açılıyor. Meydan tam bir panayır yeri. Müzisyenler, gösteri yapanlar, peşinizi bırakmayan ısrarcı satıcıları ile ilginç görüntülere sahne oluyor. Meydan çalgıcıları içinize işleyen notalarla size Fas’ın geçmişteki hikayelerini anlatıyormuş hissini veriyor.  
 Çaldıkları müziklerin sözleri yok ama o müzikler sizde garip hisler uyandırıyor.

Essaouira’nınrüzgarlı limanı,biraz Portekiz, biraz da Berberi göçebe halkın havasını yansıtıyor.Kentin en eski bölgesi Medina bölgesi. Adeta bir anda kendinizi bir Orta çağ ortamında buluyorsunuz. Daracık sokaklarda ki küçük dükkanlar sizi alışverişe zorluyor. Özellikle burada alacağınız tek şey argan mamulleri. Kremler, sabunlar, saç yağları neredeyse her dükkanın tezgahında bunlar var.  Ve o dar sokaklarda yöreye has giysiler satılıyor. Masmavi balıkçı tekneleri denizi tamamen kaplamış.  Etrafta yoğun bir balık kokusu var ve bu kokuya gelen yüzlerce martıların çokluğu hoş bir görüntü veriyor.   

 Orson Welles’in  Othellosu ve çok izlenen Game of Thrones adlı diziye sahne olmuş bu liman şehri, bütün haşmetiyle karşınızda duran Portekiz kalesi ile sizi büyülüyor. Tarihin ve mistik atmosferin izlerini taşıyan kalede zamanın içinde kaybolup gidiyorsunuz. Kalenin burçlarından denizi seyrederken ruhunuz geçmişin sırlarını çözmeye çalışıyor

Essaouira, Fas’ın gizemli müzikleri ile sizi etkileyen, denizi ile düş kurduran, tabloyu andıran mavi balıkçı tekneleri ile Orta çağ filmlerini seyrettiren böyle bir şehir. Bu daracık sokaklarda dolaşırken adeta şehrin görüntüsü ile ilişki kuruyorsunuz.Essaouira’yı anlatmak oldukça zor. Onu göz ile değil, kalp ile hissederek gezmelisiniz. Buradan ayrılırken şehri bırakmış olmuyorsunuz. Çünkü bazı şehirler vardır bırakılmaz, sizinle birlikte gelirler
Bu topraklarda Berberice, Fransızca ve İspanyolcada konuşuluyor. Ve her an buralarda beklemediğiniz bir macera ile karşı karşıya geliyorsunuz. Yol boyunca Argan ağaçlarının güzelliği, mola verdiğiniz her yerde satıcıların istilası ve yollarda ki Maymunların saldırısı. Hepsi bu ülkede yaşayacağınız sürprizlerden sadece birkaçı.

 İşte hayallerimi süsleyen Fas’tayım şimdi. Fez’in dar sokakları, Atlas Dağları’nın sisler arkasında ki azameti, Marakeş’in Majorel bahçeleri, Berberi köylerinden liman şehri Essaouira, mavinin içine de kaybolduğum şehir Şafşafat, dünyaca ünlü filmlere mekan olmuş Atlas stüdyoları ve develerin sırtında kendimi bulduğum Büyük Sahra çölü. Daha pek çok ilginç yerleri ile bir seyyah gözünden anlatabildiğim Morocco burası. 

Anladım ki Sahra sadece turistik bir serüven değilmiş. Seni tefekküre zorlayan bir süreçmiş. Bugün kumun üzerinde bıraktığın izler, sabah olunca silinip gidiyor. Geriye hiçbir iz kalmıyor. Seni “Dünyada ki her şey geçicidir” düşüncesine sokuyor. Berberi rehberlerin eşliğinde yürüdüğün bu yol “Rehberin olmazsa bu yollarda kaybolup gidersin” der gibi.  Ayaklarınız kumlara bulanıyor ama kalbiniz arınmış olarak çıkıyorsunuz buradan. İşte çölün içinizde açtığı sessizlik sizi kendinizdeki yalnızlığa yolcu ediyor. İçinizde ki suskunluk bir anda coşkulu çağlayana dönüşüyor. Alemlerden alemlere, masal dünyasına dalıveriyorsunuz. İşte böyle bir şeydir çölün sizde bıraktığı duygular.

“Belki de yolculuk, bir yere varmak değil,
yolda var olmaktır.”

Her yolculuk önce hayalinizden geçer.

 
Arkamızda sadece deve karvanının ayak izlerini bırakarak. Birazdan gökyüzü sahra çölünün yıldızları ile dolacak ve bu gecede bizi çölde yaşayan berberilerin eylenceleri karşılayacak. Ve anladım ki çöl bir sukut, sessizlik  yeri. Buranın sessizliği insanı tefekküre yönlendiriyor. Sabah olunca sahranın esen rüzgarı kumlar üzerindeki bütün izler silinecek ve yine sahra o engin düzlüğüne kavuşacak. Çölden döndüğümüzde san ki bütün yorgunluğumuz , yüklerimiz yok olup gitmişti. Aynı çölün bütün ayak izlerini sildiği gibi. Sadece ayaklarımızda hiç çıkmayan sahranın o altın renkli kumu kalmıştı.
.
ATLAS STÜDYOLARI

 0uarzazate şehrine 5 kilometre uzaklıkta dünyanın en büyük stüdyosu olarak bulunuyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir